A3 Haber

İnsanlık koronavirüsle mücadelede liderlikten yoksun

İnsanlık koronavirüsle mücadelede liderlikten yoksun
Mart 17
22:23 2020

Dünyada tek gündem koronavirüs… Adeta küresel çapta bir olağanüstü hal yaşanıyor. Ve insanlık şaşkın, ne yapacağını bilemez durumda… “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” ve “Yarının Kısa Bir Tarihi” adlı kitaplarıyla tanınan tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari TIME’da yayımlanan makalesinde, koronavirüs salgınını ve dünyanın içinde bulunduğu durumu analiz etti. Harari’nin “İnsanlık koronavirüse karşı savaşımda liderlikten yoksun” başlıklı değerlendirmesini, Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz…

Çoğu insan koronavirüs salgını için küreselleşmeyi suçluyor ve böyle salgınları engellemenin tek yolunun dünyayı küreselleşmeden çıkarmak olduğunu söylüyor.

Duvarlar ör, seyahati yasakla, ticareti azalt. Ancak salgınları durdurmak için kısa-süreli karantina gerekli olmakla birlikte uzun-süreli soyutlanma politikası ekonomik yıkıma yola açacak ve bulaşıcı hastalıklara karşı gerçek bir koruma da sağlamayacaktır. Tam tersi. Salgınların gerçek panzehiri ayrım değil işbirliğidir.

Geçen yüzyıllarda salgınlar milyonlarca insanı öldürdü

Salgınlar, içinde bulunduğumuz küreselleşme çağından çok önce de milyonlarca insanı öldürdü. 14’üncü yüzyılda uçaklar ve yolcu gemileri yoktu ama yine de Kara Ölüm (veba) 10 yıldan biraz uzun bir sürede Doğu Asya’dan Batı Avrupa’ya yayıldı. 75 ilâ 200 milyon arasında insan öldürdü –Avrasya nüfusunun dörtte birinden fazla. İngiltere’de 10 kişiden dördü öldü. Floransa şehri 100 bin sakininden 50 binini kaybetti.

Mart 1520’de tek bir çiçek hastalığı taşıyıcısı –Francisco de Eguía– Meksika’ya geldi. O sırada Orta Amerika’da trenler, otobüsler ve hatta eşekler bile yoktu. Ama Aralık ayı geldiğinde bir çiçek hastalığı salgını tüm Orta Amerika’yı kasıp kavurarak, bazı hesaplara göre nüfusun üçte birini öldürdü.

1918’de, özellikle tehlikeli bir grip türü birkaç ay içinde dünyanın en uzak köşelerine yayılmayı başardı. Yarım milyar insanı hasta etti –insan türünün dörtte birinden fazlası. Hindistan nüfusunun yüzde beşinin bu grip nedeniyle öldüğü hesaplandı. Tahitililerin yüzde 14’ü öldü. Samoa’nın yüzde 20’si. Salgın, bir yıldan kısa süre içinde toplamda 10 milyonlarca –belki de 100 milyon kadar- insanı öldürdü. Birinci Dünya Savaşının dört yıl süren vahşi bir kavgada öldürdüğünden daha fazla.

1918’den sonraki yüzyılda, artan nüfus ve daha iyi ulaşım nedeniyle insanoğlu salgınlar karşısında daha savunmasız hale geldi. Tokyo ya da Mexico City gibi modern bir başkent, patojenlere Orta Çağ Floransa’sından çok daha zengin av sahaları sunar ve günümüzde küresel ulaşım ağı 1918’de olduğundan çok daha hızlıdır. Bir virüs 24 saatten kısa bir sürede Paris’ten Tokyo ve Mexico City’ye ulaşabilir. Dolayısıyla, birbirini izleyen öldürücü salgınlarla, bir bulaşıcı cehenneminde yaşamayı beklemeliydik.

Ancak salgınların hem sayısı hem de etkisi dramatik bir biçimde düşmüştür. AIDS ve Ebola gibi korkunç salgınlara rağmen 21’inci yüzyıl epidemileri, Taş Devrinden bugüne kadarki herhangi bir örnekte olduğundan daha az oranda insanı öldürmüştür. Bunun nedeni, insanların patojenler karşısındaki en iyi savunmasının tecrit değil bilgi olmasıdır. İnsanlık salgınlarla girdiği savaşı kazanmaktadır çünkü patojenler ile doktorlar arasındaki silahlanma savaşında patojenler kör mutasyonlara güvenirken, doktorlar bilimsel bilgi analizlerine güvenir.

1918’de hastalara “temiz hava tedavisi” verilen bir grip kampı

Patojenlerle olan savaşı kazanmak

14’üncü yüzyılda veba salgını başladığında insanların onun nasıl ortaya çıktığı ve ne yapılabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Modern çağa gelene kadar insanlar hastalıklar için genellikle kızgın tanrıları, kötü iblisleri ya da kötü havayı suçladılar ve bakterinin, virüslerin varlığından şüphe bile duymadılar. İnsanlar meleklere ve periler inandı ama tek bir su damlasının bütün bir öldürücü yırtıcılar donanmasını içerebileceğini hayal edemezlerdi. Bu nedenle, veba ya da çiçek hastalığı kapıyı çaldığında, yetkililerin çare olarak düşünebileceği en iyi şey çeşitli tanrılar ve azizler için toplu dua törenleri düzenlemekti. Ama işe yaramadı. Aslına bakarsanız, insanlar ne zaman toplu dua için bir araya gelseler, bu faaliyetleri toplu bulaşmalara yol açtı.

Koronavirüsü tanımlayıp genomunu dizmek ve test geliştirmek yalnızca iki hafta sürdü

Geçen yüzyılda dünyanın her yerindeki bilim insanları, doktorlar ve hemşireler bilgi topladı ve hep birlikte hem salgınların ardındaki düzeneği hem de onlara karşı koyma yollarını anlamayı başardılar. Evrim kuramı, yeni hastalıkların neden ve nasıl ortaya çıktığını ve eskilerinin nasıl daha öldürücü hale geldiğini açıkladı. Genetik bilimi, bilim insanlarının patojenlerin kendi kullanım kitapçığındaki gizli bilgilere ulaşmasına olanak sağladı. Orta Çağ insanı Kara Ölüme neyin yol açtığını hiç keşfedememişken, bilim insanlarının yeni koronavirüsü tanımlaması, genomunu dizmesi ve hastalanmış insanları teşhis etmek için güvenilir bir test geliştirmesi yalnızca iki hafta aldı.

Bilim, salgınlarla savaşmayı kolaylaştırdı

Bilim insanları salgınlara neyin yol açtığını anladığında onlarla savaşmak çok daha kolaylaştı. Aşılar, antibiyotikler, gelişmiş hijyen ve çok daha iyi bir tıbbi altyapı, insanlığın bu görünmez yırtıcılar karşısında avantaj sağlamasına imkan verdi. 1967’de çiçek hastalığı 15 milyon insana bulaşmış ve 2 milyonunu öldürmüştü. Ama sonraki 10 yılda küresel bir çiçek aşısı kampanyası o kadar başarılı oldu ki 1979 yılında Dünya Sağlık Örgütü insanlığın kazandığını ve çiçek hastalığının kökünün tamamen kazındığını açıkladı. 2019’da tek bir insan bile ne çiçek hastası oldu ne de o hastalıktan öldü.

7 Mart’ta New York, John F. Kennedy Uluslararası Havaalanında boş bir uluslararası gidiş terminali. Günler sonra, koronavirüs endişeleri arttığında, Başkan Trump Avrupa’dan gelenlere kısıtlama koyulduğunu bildirdi

Sınırımızı koruyun

Yukarıda anlatılan tarih, güncel koronavirüs salgını hakkında bize ne öğretir?

İlk olarak, sınırlarınızı kalıcı olarak kapatmakla kendinizi koruyamayacağınızı anlatır.

Küreselleşme çağından çok önce, Orta Çağda bile salgınların hızla yayıldığını unutmayın.

Dolayısıyla, küresel bağlantılarınızı 1348’deki İngiltere seviyesine indirseniz bile yeterli olmaz. Tecrit yoluyla kendinizi gerçekten korumak için Orta Çağa geri gitmek işe yaramaz. Taş Devrine geri uzanmanız gerekir. Yapabilir misiniz?

İkinci olarak tarih, gerçek anlamda korumanın güvenilir bilimsel bilgiyi paylaşmaktan ve küresel dayanışmadan geldiğini gösterir. Bir ülke bir salgınla sarsıldığında, ekonomik felaket korkusu yaşamadan, salgın hakkında dürüstçe bilgi paylaşmaya istekli olmalıdır –bu arada, diğer ülkeler de o bilgiye güvenebilmeli ve kurbanı dışlamaktansa yardım eli uzatabilmelidir. Günümüzde, Çin koronavirüs hakkında dünyanın diğer ülkelerine önemli dersler verebilir ama bunun için yüksek düzeyde uluslararası güven ve işbirliği gerekir.

Etkin karantina önlemleri için de uluslararası işbirliğine ihtiyaç vardır. Karantina ve kapatma, salgınların yayılmasını durdurma açısından yaşamsal önem taşır. Ama ülkeler birbirlerine güvenmediklerinde ve her ülke kendi başının çaresine bakmak zorunda olduğunu düşündüğünde, hükümetler bu gibi sert önlemler alma konusunda kararsızlık yaşar.

Ülkenizde 100 koronavirüs vakası olduğunu anladığınızda hemen tüm şehirler ve bölgeleri kapatır mıydınız? Büyük ölçüde, bu sizin diğer ülkelerden ne beklediğinize bağlıdır. Kendi şehirlerinizi kapatmak ekonomik yıkıma yol açabilir. Eğer, böyle bir durumda diğer ülkelerin yardımınıza koşacağına inanırsanız bu sert önlemleri almanız daha kolay olabilir. Ama diğer ülkelerin sizi terk edeceğini düşünüyorsanız, olasılıkla, çok geç olana dek karar veremeyebilirsiniz.

İnsanların bu gibi salgınlarla ilgili olarak anlamaları gereken en önemli şey, salgının herhangi bir ülkedeki yayılımının tüm insan ırkını tehlikeye attığıdır. Çünkü virüsler evrilir. Korona gibi virüsler yarasa gibi hayvanlarda ortaya çıkar. İnsanlara sıçradıklarında, başlangıçta insan konakçılarına uyumlu değildirler. İnsanlarda çoğalırken zaman zaman mutasyona uğrarlar. Bu mutasyonların önemli bölümü zararsızdır. Ama bazen bir mutasyon, virüsü çok daha bulaşıcı ve insanın bağışıklık sistemine daha dirençli kılar -ve sonra virüsün bu mutant türü hızla insan nüfusuna yayılır. Tek bir kişi bile sürekli olarak çoğalan trilyonlarca virüs parçacığı barındırabileceğinden, enfeksiyonun bulaştığı herkes, insana daha uyumlu hale gelmesi için virüse sonsuz sayıda yeni fırsat sunar. Her taşıyıcı insan, virüse trilyonlarca piyango bileti veren bir kumar makinesi gibidir –ve gelişmesi için virüsün sadece bir kazanan bilet çekmesi yeterlidir.

Bu yalnızca bir spekülasyon değildir. Richard Preston’ın Kırmızı Bölgede Kriz adlı eseri 2014 Ebola salgınında tam olarak buna benzer bir olaylar zincirini anlatır. Salgın, bir Ebola virüsünün bir yarasadan bir insana atlamasıyla başladı. Bu virüsler insanları çok hastalandırdı ama yine de insan bedeninden çok yarasalarda yaşamaya uygundular. Ebolayı görece olarak ender bir hastalıktan zapt edilmez bir epidemiye dönüştüren şey Batı Afrika’nın Makona bölgesindeki bir yerde, tek bir insana bulaşan tek bir Ebola virüsündeki tek bir genin tek bir mutasyonuydu. Mutasyon, mutant Ebola türünün –Makona türü olarak adlandırıldı- insan hücrelerinin kolesterol taşıyıcılarına bağlanmasını sağladı. Artık, taşıyıcılar hücrelere kolesterol yerine Ebola taşıyordu. Bu yeni Makona türü insanlar için dört kat daha fazla bulaşıcıydı.

Siz bu satırları okurken Wuhan, Milan ya da Tahran’da bir insana bulaşmış koronavirüsün tek bir hücresinde benzer bir mutasyon gerçekleşiyor olabilir. Eğer bu gerçekten oluyorsa, yalnızca İranlar, İtalyanlar ya da Çinlilere değil sizin yaşamınıza da doğrudan tehdit söz konusudur. Dünya üzerindeki tüm insanlar koronavirüse böyle bir fırsat vermemenin ölüm kalım meselesi olduğu konusunda hemfikirdir. Ve bu da her ülkedeki her insanı korumamız gerektiği anlamına gelir.

1970’li yıllarda insanlık çiçek hastalığı virüsünü yenmeyi başardı çünkü her ülkedeki her insan çiçek aşısı olmuştu. Tek bir ülke bile aşılamada geri kalsaydı tüm insanlığı tehlikeye atabilirdi çünkü çiçek virüsü bir yerlerde var olduğu ve evrildiği sürece her zaman ve her yere yayılabilirdi.

İnsanlığın virüslerle savaş sırasında sınırları yakından koruması gerekir. Ama ülkeler arasındaki sınırları değil. İnsan dünyası ile virüs alemi arasındaki sınırı korumalıdır. Dünya gezegenini sayısız virüslerle paylaşırız ve genetik mutasyonlar nedeniyle sürekli olarak yeni virüsler gelişir. Bu virüs alemi ile insan dünyasından ayıran sınır her insanın bedeninin içinden geçer. Eğer, tehlikeli bir virüs dünya üzerindeki herhangi bir yerde bu sınıra sızmayı başarırsa tüm insan ırkını tehlikeye atar.

Son yüzyılda insanlık bu sınırı daha önce hiç olmadığı kadar sağlamlaştırdı. Bu sınırda bir duvar görevi görmesi için çağdaş sağlık sistemleri oluşturuldu; doktorlar, hemşireler ve bilim insanları orada devriye gezen ve istilacıları geri püskürten sınır muhafızlarıdır. Ancak, ne yazık ki bu sınırın oldukça uzun bölümleri denetimsiz bırakılmıştır. Dünyada temel sağlık hizmetlerinden bile yoksun olan yüz milyonlarca insan vardır. Bu hepimizi tehlikeye atar. Bizler sağlığı ulusal anlamda düşünmeye alışkınız ama İranlılar ya da Çinliler için daha iyi sağlık hizmeti sağlamak İsrailliler ve Amerikalıları da salgınlardan korumaya yardımcı olur. Bu basit gerçeği herkesin bilmesi gerekirdi ama ne yazık ki dünyadaki bazı en önemli insanlar bile bunu göremiyor.

Trump 13 Martta Washington D.C., Beyaz Sarayda koronavirüsle ilgili basın toplantısında ulusal acil durum ilan ettikten sonra kürsüyü terk eder

Lidersiz bir dünya

Bugün insanlık yalnızca koronavirüsten değil insanlar arasındaki güven eksikliğinden de kaynaklanan akut bir krizle karşı karşıya. Bir salgını yenmek için insanların bilimsel uzmanlara, yurttaşların kamu yetkililerine ve ülkelerin de birbirlerine güvenmeye ihtiyacı var. Son birkaç yılda, sorumsuz politikacılar bilime, kamu yetkililerine ve uluslararası işbirliğine güvenin altını bilerek ve isteyerek oydular. Sonuç olarak, eşgüdümlü bir küresel yanıt önerebilecek, onu örgütleyebilecek, finansmanını sağlayabilecek küresel liderlerden yoksun halimizle bu krizle karşı karşıyayız.

2014 Ebola salgınında ABD bu tür bir lider görevi gördü. Küresel ekonomik iflası engellemek için ülkeleri etrafında topladığı 2008 ekonomik krizinde de benzer bir rol oynadı. Ama son yıllarda küresel lider rolünden istifa etti. Mevcut ABD yönetimi Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası örgütlere desteği kesti ve kendisinin artık hiçbir gerçek dostu olmadığını -yalnızca çıkarları olduğunu- dünyanın net olarak anlamasını sağladı. Koronavirüs krizi ortaya çıktığında ABD yalnızca kenardan izledi ve şimdiye kadar da lider rolü üstlenmekten kaçındı. Sonunda bu liderliği üstlenmeye çalışsa bile mevcut ABD yönetimine duyulan güven o kadar aşınmıştır ki ancak çok az sayıda ülke onun peşinden gitmeye gönüllü olur. İlkesi “önce ben” olan bir liderin peşinden kim gider ki?

ABD’nin bıraktığı boşluk başka biri tarafından doldurulmadı. Tam aksine. Artık uluslararası sistemin büyük bölümü yabancı düşmanlığı, soyutlanma politikası ve güvensizlikle tanınıyor. Güven ve küresel dayanışma olmadan koronavirüs salgınını durduramayacağız ve gelecekte de böyle salgınlar görme olasılığımız yüksek. Ama her kriz aynı zamanda bir fırsattır. Mevcut salgının, küresel kopukluğun yarattığı büyük tehlikeyi fark etmede insanlığa yardımcı olmasını umuyoruz.

Belirgin bir örnek olarak, bu salgın AB’nin son yıllarda kaybettiği desteği geri kazanması için bulunmaz bir fırsat olabilir. AB’nin daha şanslı üyelerinin, en ağır darbeyi yiyenlere yardımcı olmak için hızla ve cömertçe onlara para, donanım ve tıbbi personel yollaması, Avrupa idealinin değerini sayısız nutuktan çok daha iyi kanıtlar. Öte yandan, her ülke kendi başına bırakılırsa, önümüzdeki salgın bu birliğin sonunu getirebilir.

Yaşadığımız bu kriz anında, insanlığın kendi içinde can alıcı bir mücadele sürmekte. Bu salgın insanlar arasında daha fazla kopukluk ve güvensizlikle sonuçlanırsa, virüsün en büyük zaferi bu olur. İnsanlar dalaştığında virüsler ikiye katlanır. Aksine, salgın daha yakın küresel işbirliğiyle sonlanırsa, bu yalnızca koronavirüs değil gelecekteki tüm patojenler karşısında da bir zaferdir.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)