A3 Haber

Psikolog Mevlüt Ülgen’e sorduk: Salgın, psikolojik travmaya dönüşürken, bu durumla nasıl başa çıkarız?

Psikolog Mevlüt Ülgen’e sorduk: Salgın, psikolojik travmaya dönüşürken, bu durumla nasıl başa çıkarız?
Nisan 06
15:00 2020

Koronavirüsle mücadele sürüyor. Ancak bu mücadele gündelik ve bireysel yaşamlarımızda yeni sıkıntılara, sorunlara, kaygılara, endişelere, anksiyetelere yol açtı. Alıştığımız yaşam biçimlerinin tamamen değişmesi, ekonomik kaygı ve belirsizlikler, 7/24 aynı kişilerle aynı evi, aynı salonu, aynı mutfağı paylaşmak, kimi öfke patlamaları, bazı psikolojik travmalar… Tüm bunlarla nasıl başa çıkılacak, travmaların üstesinden nasıl gelinecek? Merak ettiklerimizi Psikolog Mevlüt Ülgen’e sorduk… İşte aldığımız yanıtlar…

Psikolog Mevlüt Ülgen, koronavirüsle mücadele ederken karşı karşıya kaldığımız psikolojik travmaları, yaşadığımız kaygı ve endişeleri ve bunlarla başa çıkma yollarını anlattı… Toplumsal bağışıklık sistemimizi güçlendirme vurgusu yapan Ülgen, “Umudu ve morali diri tutmak virüsle mücadelede hayati öneme sahip” dedi.

Ülgen’e yönelttiğimiz sorular ve aldığımız yanıtlar şöyle:

Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Sadece ülkemiz değil, tüm bir insanlık… Yaşamlarımızda ilk kez karşılaştığımız, alışık olmadığımız bir durum. Sokaklar yasak, çarşılar kapalı, insanlar evde. Koronavirüs salgını yavaş yavaş ve giderek psikolojik bir travmaya dönüşüyor. Bir psikolog olarak nasıl değerlendiriyorsunuz, ne olacak insanların psikolojik halleri?

Tüm insanlığı tehdit eden küresel çapta bir salgınla karşı karşıyayız. Bu salgının insanlarda kaygı, endişe, zaman zaman öfkeye yol açması, panik ve şoka yol açması olağan bir durumdur. Salgın ve  karantinanın ne zaman biteceği, insanların, eski günlük yaşamlarına, alışkanlıklarına ne zaman döneceklerinin belli olmaması tabii ki kaygı ve endişeyi artırıyor. Ekonomik ve sosyal sorunlar  da eklenince gelecek belirsizliği de artıyor. Flu alanlar büyüyor. İnsan olarak yaşamımızı sürdürmek,  güven  içinde olmak isteriz. Belirsizlik insanın güven ve  kontrol algısını tehdit eder. Belirsizlik ortamında, yaşamımızda  tekrar kontrol kurma,  güven  içinde olma ve yaşamı olağan akışına döndürme çabası yoğunlaşır . Bu durum stres  oluşturur. Paniğe, kaygıya yol açar. Kaygının belli bir düzeyi yararlı, önlem almaya iter insanları. Ancak kaygının çoğalması, endişenin büyümesi, büyük bir gerilim kaynağına dönüşmesi sorunlara yol açar. Günlük yaşamı sürdürmeyi zorlaştırır. Beden ve ruh sağlığımızı, sosyal ilişkilerimizi tehdit eder. Gerginlik, huzursuzluk hissi, ani duygu durum değişiklikleri, bazen kendimizin de anlam veremediği davranışlar sergileyebiliriz. Öfke patlamaları olabilir, bunalımlar baş gösterebilir. Böyle dönemlerde en çok ihtiyacımız olan şey birbirimize güvenme,  paylaşma,  dayanışmadır. Yalnız olmadığımızı hissetme ve kabuldür.  Sürekli olumsuz ve karamsar bilgi ve haber paylaşımına maruz kalma yerine birbirimize moral verme, yer yer mizaha başvurma,  sevdiğimiz insanlarla keyifli vakit geçirme,  hobilere yönelme yararlı olabilir. Kısaca bedenimize, ruhumuza ve birbirimize daha iyi bakmak gerekiyor. İyi beslenme, egzersiz, yeterli ve kaliteli uyku yaşamımızın vazgeçilmesi olmalı bu dönemde. Bunlar kaygılarımızı azaltabilir.

Yaşamı tehdit eden durumlar ve riskler, insanlar için korku ve endişe kaynağı oluyor. Şok ve panik yaşamaya yol açabiliyor. Böyle durumlarda bazen kendimizin de anlamlandıramadığımız duygu ve davranışlar sergileriz. Zaman zaman çaresizlik, yalnızlık, öfke hissi yaşarız. Unutmayalım afet ve salgın gibi olağandışı durumlarda bu duygu ve davranışlar olağandır. Bu hisler hepimizin şu veya bu oranda yaşadığı ortak deneyimlerdir. Belli düzey korku ve kaygı yaşamı tehdit eden durumlar ve hisler karşısında koruyucudur. Organizmanın kendisini koruması için organizmayı uyarır. Önlem almaya yöneltir. Bizlerin olumlu kaygı düzeyi dediğimiz bu kaygı ve korku deneyimleri yararlıdır. Koruyucudur. Yaşamı korumak ve sürdürmek için kaygı ve korkuya da ihtiyacımız var.

Böyle dönemlerde kaygılanmak, zaman zaman paniklemek, kaygı içerisine düşmek olağan şeyler. Bunların uzaması, günlük yaşamı altüst etmesi problemlere yol açar.

Üç haftadır insanlar evde, işe gitmiyorlar, sokağa çıkmıyorlar, işsiz kalanlar var… Bir ekonomik sıkışmışlığa, çaresizliğe de doğru da yol alınıyor… Bu anksiyetenin bir de bu boyutu var… Salgın geçince insanlar işlerine dönebilecekler mi, borçlarını ödeyebilecekler mi gibi sorular büyüyor…

Bu dönemde sadece salgından, tehlikeden korkmuyorlar; alıştığımız, günlük yaşam biçimlerimiz altüst oldu, alıştığımız rutinlerimiz, standartlarımız kayboldu. İşte asıl gerilime yol açan bu. Bununla birlikte ekonomik sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Çok sayıda ücretli çalışan ücretsiz izne çıkarıldı, pek çok mağaza kapandı, esnaf kepenk indirdi. Geleceğe yönelik endişeyi artıran durumlar bunlar. Burada toplumsal dayanışma önemli ama esas devletin kamu politikaları önemli. Yoksullar bu süreci daha yakıcı bir şekilde yaşıyor. Kamunun önlemler alması gerekiyor. İnsanların temel ihtiyaçlara ulaşmasını sağlaması gerekiyor. Özellikle bu dönemde işsiz kalan, toplumsal yaşamdan dışlanan, yeterince kapsanamayan insanlar, bu olağanüstü süreci daha öfkeli yaşıyorlar haklı olarak. Çalışmak zorunda olan insanlar izolasyon kurallarına uyamıyorlar, evden çıkmak zorunda kalıyorlar. Bu dönemde daha kapsayıcı, daha sosyal kamucu politikalara ihtiyaç var.

“Belirsizlik insanları daha da bunaltıyor”

Belirsizlik denilince akla bir de şu geliyor: Salgın sürecinde resmi makamların yaptıkları açıklamalara güvensizlik, insanları daha kaygılı, daha endişeli kılmıyor mu? Bu noktada insanların şeffaf ve doğru bilgiye ihtiyaçları var değil mi?

Böyle dönemlerde güven içinde olmak isteriz, dolayısıyla inanmak isteriz. Türkiye bu noktada olumsuz bir deneyim yaşıyor. Yapılan kamuoyu araştırmaları da, insanların, resmi makamların verdikleri bilgilere çok da güvenmediklerini gösteriyor. İşte bu güvensizlik daha da yıpratıcı. Zaten belirsiz olan süreç, çelişkili ve güven vermeyen açıklamalarla daha da belirsiz hale geliyor. Açıklık, şeffaflık, güven olmazsa, insanların alınan önlemlere uyması da zorlaşıyor. Öte yandan insanlar sosyal medyada paylaşılan şehir efsanelerine, kirli bilgilere, doğrulanmamış verilere yaslanıyorlar ve korku, kaygı, endişe büyümeye başlıyor.

“Sürekli salgın haberi ve ölüm sayısı takip etmek yorucu ve yıkıcı”

İnsanların salgın, hastalık, ölüm haberleri ve dünyanın dört bir yanından bu haberlerle ilgili yoğun bir rakamsal/istatistiki bilgi bombardımanı altında kalması da olumsuz etkilemiyor mu? 

Elbette… Sosyal medya platformlarından, anlık haberleşme uygulamalarından sürekli bir bilgi bombardımanı altındayız. Fotoğraflar, rakamlar, istatistikler, ölü sayıları neredeyse başımızdan aşağı adeta boca ediliyor. Sürekli olumsuz haberleri okumak, insanları moral olarak da çökertiyor. Yorucu ve yıkıcı bir etkisi var. Sağlıklı, güvenli, yeterli bilgi bu dönemde çok önemli.

Fazla haber içeriği zihinsel ve duygusal yük yaratır. Karamsarlık ve umutsuzluk yaratır bu konuda dikkatli olunmalı.

Ne öneriyorsunuz bu noktada insanlara?

İnsanlar kendilerini yerli yersiz bilgilerden, doğruluğu kanıtlanmamış rakamlardan, haberlerden korusunlar. Sürekli telefonlarımızın sosyal medya ve anlık haberleşme uygulamalarına gelen bilgilerle meşgul olmayalım. Aynı haberleri sürekli izlemek mücadele gücümüzü artırmıyor. Daha da yıkıcı etkisi var bunların. Kendimize, iç dünyamıza dönmemiz, fiziksel olarak değilse de gönül mesafesiyle yakınlarımıza dönüp onlarla ilgilenmemiz, daha yararlı olacaktır. Yıllardır ertelediğimiz okunacak kitaplarımızı, izlenecek filmlerimizi, hayata geçirilecek hobilerimizi, egzersizlerimizi, anılarımızı gündemimize alabiliriz. Kendimizi değerlendirip yenileme fırsatı olarak değerlendirebiliriz.

Aynı evin içinde 7/24 bulunmak, ev içi çatışmaları gündeme getirebilir, peki ne yapmalı?

Aynı evin içerisinde 7/24 yan yana yaşamak da, bazı sorunlara yola açabilir mi, bazı tahammülszülüklere, kimi öfke patlamalarına?

 Bu süreci nasıl karşıladığımız oldukça önemli.  Sizin de  belirtiğiniz gibi ev içi çatışmalar meydana gelebilir. Gerilim ve kaygının yoğun olduğu dönemlerde  tahammül sınırlarımızda daralır. Esnekliğimizi ve yaratıcılığımızı kaybederiz. Daha olumsuz bakma ve değerlendirme eğilimiz artar. Sosyal ilişki ve sosyal alanın kısıtlanması, günlük rutini sürdürememe çatışma ortamına zemin hazırlar. Kısıtlı alanda, sürekli aynı salonu, odayı, mutfağı aynı kişilerle paylaşmak bile sorun olmaya başlar. Günlük rutini bozulmuş, kaygı ve karamsarlığın hakim olduğu bir evde kısa sürede aile-içi çatışmalar gündeme gelebilir. Olumsuz düşünce ve duygular paylaşıldıkça azalır, olumlular ise paylaşıldıkça artar”; bu sosyal yanımızın en önemli göstergesidir.

Bu süreci daha olumlu değerlendirmek ve ailece içi  gerilimi azaltmak da önemli ölçüde elimizde. Günlük yaşamın kaosu ve koşuşturması içinde birbirimize yabancılaşıyoruz. Bu dönem  hem kendimizi hem de sevdiklerimizi yeniden tanıma ve keşfetme dönemi olarak değerlendirilebilir.  Kaybetmekte olduğumuz sohbet, dayanışma, kardeşlik, iletişim gibi özelliklerimizi salgınla mücadele önlemlerini de dikkate alarak güçlendirmek için bu dönemi bir fırsata çevirmek bizi salgın günlerinde daha dingin ve direngen tutacaktır. Baş etme mekanizmalarımızı güçlendirecektir.

Sevdiklerimizle hoşça vakit geçirme,  ortak paylaşımları artırma,  birlikte oyunlar oynama,  yaratıcı etkinlikler yapma, teknolojiden yararlanarak yapılan paylaşımlar, dostlarla  canlı bağlantılar, sohbetler  bu süreci olumlu geçirmemize vesile olabilir. Stresi azaltabilir. Bu dönemde sevdiklerimizle komşularımızla yaratıcı ve hoş zaman geçirme iyi gelir. Morali yükseltir. Bağışıklığımızı güçlendirir. Mücadele gücümüzü, umudumuzu artırır. Ben İtalya örneğini çok  etkileyici buldum. Bir anda herkesin balkona çıkması, hep bir ağızdan şarkılar söylenmesi, gülümsemesi, el sallaması harika bir etkileşim ve ilişki. Karamsarlığın ve kısıtlanmış lığın dayanışma ve paylaşımla coşkuya umuda dönüşmesi.

“Bu süreç yaşlılara yönelik bir yaş ayrımcılığına dönüşmemeli”

65 yaş üstü bireylere dönük yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

65 yaş üstü kişilerin evden çıkmaması yönünde yapılan uygulamalar daha çok onları korumak ve salgından olumsuz etkilenmelerini azaltmak amaçlı. Bu uygulama aslında tüm bireyler için geçerli ve gerekli bir uygulama. Bu çok dikkatli olunması gereken bir durum. Yaşlıları ve kronik hastalığı olanları korumaya yönelik yaklaşımlara özel vurguya evet, ancak bu ayrımcılığa ve yanlış algılara neden olmayacak şekilde yapılmalı. Toplumda hastalığın yaşlılara özgü olduğu, sadece yaşlılar için ölümcül sonuçları olduğu gibi yanlış paylaşım ve söylemler mücadeleyi olumsuz etkiler. Yaş ayrımcılığı ve dışlamaya yol açar. Sanki hastalık yaşlılardan bulaşır gibi yanlış algıya neden olur. Evde kalan, sosyal ilişkilerin kısıtlanması  önlemlerine  uyan yaşlılarla  fiziksel teması sınırlandırın, koruyucu önlemlere dikkat edin derken, yaşlılara  bulaşmayı engellemeye çalışıyoruz. Bir çok insan hastalığı fazla belirti vermeden ayakta geçirebiliyor. Belirti olmadan ve farkına  varmadan virüs taşıyabiliyor. Onlardan da yaşlıları korumak için evde kalını daha çok vurguluyoruz. İleri yaş grubu daha fazla risk altında olduğu, özelikle diyabet, kalp damar hastalığı gibi kronik hastalıkları olan 65 yaş üstü bireylerde hastalığın daha ağır seyrettiği gerçeğini de unutmadan önlemler alınmalı, ancak söylem ve paylaşımlara dikkat etmeliyiz. Moral çöküntü ve karamsarlığa itecek yaklaşımlar ve ayrımcılıktan uzak durmalıyız diye düşünüyorum. Karamsar ve umudunu kaybetmiş, çöküntü yaşayan, yüksek kaygı ve korku yaşayan, kronik olarak panik halde olan bireylerle mücadele kazanılmaz. Bu kişilerin önlemlere uyumu da sıkıntılı olur. Sürekli salgın, hastalık ve yaşlılar ölüyor vurgusu dikkatli olunmazsa ölüm kaygısını artırır. Mücadeleye zarar verir. Toplumsal  duyarlılığı, dayanışmayı  ve morali öne çıkarabildiğimiz oranda bu mücadelede başarı kazanabiliriz. Virüse karşı en etkili yöntem olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, toplumsal yaşam için de geçerlidir. Toplumsal ve bireysel bağışıklık sistemimizi güçlendirmek, umudu ve morali diri tutmak virüsle mücadelede hayati öneme sahiptir.

“Toplumsal bağışıklık sistemimizi de güçlendirmeliyiz”

Peki bu kaygı, endişe, bunalım döneminde ne yapmak gerekiyor? Daha somut öneriler istesek sizden…

Koronavirüs günlerinde sarılma başkadır, iyileştiricidir. Salgını önleyicidir. Koronavirüs günlerinde sarılma, fiziksel mesafeyi yürekten gelen sevginin yaydığı enerji ile aşmadır. Bakışlardaki dostluk, balkonlardan, bahçeden el sallamalardaki sıcaklık, coşkuyla söylenen çoğul türküsüdür. Dayanışmadır.

Toplumun alınan önlemlere uyması ve seferberliğe katılması için farkındalık ve bilgi kadar, toplumsal dayanışma ruhu ve morale ihtiyacı var. Toplumsal duyarlılığı, dayanışmayı ve morali öne çıkarabildiğimiz oranda bu mücadelede başarı kazanabiliriz. Virüse karşı en etkili yöntem olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, toplumsal yaşam için de geçerlidir. Toplumsal ve bireysel bağışıklık sistemimizi güçlendirmek, umudu ve morali diri tutmak virüsle mücadelede hayati öneme sahip.

Günlük rutinin bozulması insanlar için stres kaynağıdır. Gerginlik, huzursuzluk, öfke duygularına vesile olabilir. Korku, kaygı ve endişe düzeyinin yükselmesine, umutsuzluğa, moral çöküntüsüne yol açabilir. Bu dönemde mümkün olduğunca alışık olduğumuz günlük yaşam rutinimizi korumamız ve sürdürmemiz önem kazanmaktadır. Günlük yaşam rutinimiz arasında yer alan uyku, duş alma, diş fırçalama, yemek öğünleri gibi rutinlerimizi aksatmadan yapmak olmalıdır. Günlük rutinimizde olan kişisel bakımımızı (tıraş, makyaj gibi) sürdürmek, kendimizi iyi hissetmemizi sağlayacaktır. Yaşam sevincimizi düşürecek dağınıklık veya boş vermişlikten uzak durmak moral ve motivasyonumuz sürdürmemiz açısından önemlidir.

Şunu unutmamalıyız insanlık tarihi bir çok salgın ve olumsuz doğa olayı ile baş etme tarihidir aynı zamanda. Bu süreç geçicidir. Elbet diğer salgın ve afetlerde de olduğu gibi bu süreç ve tehdit bitecektir. Bu süreçte önlemlere en yüksek düzeyde uyarak, bedensel ve ruhsal sağlığımızı dikkat ederek kendimizi ve yakınlarımızı koruyabiliriz. Bu sürecin yıkımını azaltabilir, süreci kısaltabiliriz. Unutmayalım ki hayatta kalma güdümüz çok güçlü, insan olarak bizi güçlü kılan bir güdüdür. İnsanı güçlü kılan bir diğer önemli unsur ise ilişkidir. Dayanışmadır, bedensel ve ruhsal temastır. Bu dönemde bedensel temas da sınırlılıklar olmasına karşın gönül temasını artırmak, dayanışmayı yükseltmek hepimize iyi gelecektir. Sosyal ilişkilerin kısıtlanması , karantina önlemleri kendimize bir es verme, yaşamın karmaşası ve koşuşturması karşısında dur ben ne yapıyorum ve nereye gidiyorum diye düşünme ve yeniden değerlendirme, doğa, çevremiz ve kendimizle bütünleşme fırsatı da sunabilir. Bizim sürece değerlendirme biçimimiz oldukça önem kazanmaktadır. Bu dönemde bedensel, ruhsal sağlığımızı korumaya daha fazla özen göstermeliyiz. Sağlıklı ve dengeli beslenme, düzenli uyku, egzersiz , açık ve temiz havada, güneşten ve gün ışığından yararlanabileceğiniz yürüyüş yapmak, hareket etmek veya spor yapmak yararlı olacaktır.