A3 Haber

Yuval Noah Harari ‘koronavirüs ölüme yaklaşımımızı değiştirecek mi’ sorusuna yanıt aradı: Tam tersi…

Yuval Noah Harari ‘koronavirüs ölüme yaklaşımımızı değiştirecek mi’ sorusuna yanıt aradı: Tam tersi…
Nisan 27
11:09 2020

Tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari, “koronavirüs salgını bizi ölüm karşısında daha geleneksel ve kabullenici tutumlara mı yöneltecek, yoksa yaşamı uzatma çabalarımızı mı güçlendirecek?” sorusuna yanıt arayan bir analiz kaleme aldı. The Guardian’da yayımlanan bu makaleyi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz.

Yuval Noah Harari | Çağdaş dünya, insanların ölümü yenebileceği inancıyla biçimlenmiştir. Bu devrimci bir tutumdu. Çünkü tarihin büyük bölümünde insanlar uysalca ölüme teslim oldu. Geç modern döneme gelene dek, dinler ve ideolojilerin çoğu ölümü yalnızca kaçınılmaz bir kader olarak değil, yaşamın anlamının ana kaynağı olarak da gördü. İnsanın varoluşunun en önemli olayları son nefesinizi verdikten sonra gerçekleşiyordu. Ancak o zaman yaşamın gerçek sırlarını öğreniyordunuz. Ancak o zaman sonsuz kurtuluşa ulaşıyor ya da sonsuz lanetin acısını çekiyordunuz. Ölümsüz –dolayısıyla, cennetsiz, cehennemsiz ya da reenkarnasyonsuz- bir dünyada Hristiyanlık, İslam ve Hinduizm gibi dinlerin de bir anlamı olmazdı. Tarihin uzunca bir bölümünde en üstün akıllar, ölümü yenmekle değil ona anlam katmakla meşguldü.

Gılgamış Destanı, Orpheus ve Euridike miti, Kuran, Kutsal Kitap, Vedalar ve çok sayıda başka kutsal kitap ve söylenceler endişeli insanlara Tanrı, Kozmos, Tabiat Ana öyle emrettiği için öldüğümüzü ve bu kaderi tevazu ve şükürle kabullenmenin daha iyi olacağını açıkladı. Belki de Tanrı bir gün, İsa’nın ikinci gelişi gibi, büyük bir metafizik jestle ölümü ortadan kaldıracaktı. Ama böyle bir karmaşayı yönetmenin etten kemikten insanların gücünün çok üzerinde olduğu gayet açıktı.

Sonra bilim devrimi geldi. Bilim insanlarına göre ölüm ilahi bir emir değildir –yalnızca teknik bir sorundur. İnsanlar Tanrı öyle emrettiği için değil teknik bir arıza yüzünden ölür. Kalp kan pompalamayı bırakır. Kanser karaciğere zarar verir. Virüsler akciğerde çoğalır. Peki, bu teknik sorunların sorumlusu nedir? Diğer teknik sorunlar. Kalp kan pompalamayı bırakır çünkü kaslarına yeterli oksijen gitmemiştir. Kanserli hücreler karaciğere yayılır çünkü genetik bir mutasyon söz konusudur. Ciğerlerime virüs yerleşir çünkü otobüste birisi hapşırmıştır. Ve tüm bunlarda metafiziksel bir şey yoktur.

Ve bilim her teknik sorunun teknik bir çözümü olduğuna inanır. Ölümün üstesinden gelmek için İsa’nın ikinci gelişini beklememiz gerekmez. Bir laboratuvardaki birkaç bilim insanı bunu yapabilir. Geleneksel yaklaşımda ölüm kara cübbeli rahipler ve ilahiyatçıların uzmanlık alanındayken, şimdi beyaz önlüklü insanların uzmanlığı olmuştur. Kalp çarpıntısı varsa bir kalp piliyle onu düzenleyebilir ve hatta yeni bir kalp nakledebiliriz. Kanser saldırırsa radyasyonla öldürebiliriz. Virüsler ciğerlerde çoğalmışsa yeni bir ilaçla bastırabiliriz.
Şu anda tüm teknik sorunları çözemediğimiz doğru. Ama üzerinde çalışıyoruz. En üstün akıllar artık zamanlarını ölümü anlamlandırmak için harcamıyor. Onun yerine, yaşamı uzatmakla meşguller. Hastalık ve yaşlılıktan sorumlu mikrobiyolojik, fizyolojik ve genetik sistemleri araştırıyor ve yeni ilaçlar, devrim niteliğinde tedaviler geliştiriyorlar.

İnsanlık yaşamı uzatma çabasında önemli başarılar elde etti. Son iki yüzyılda ortalama yaşam beklentisi dünya genelinde 40 yıldan 72 yıla ve bazı gelişmiş ülkelerde 80 yıla yükseldi. Özellikle çocukları ölümün pençelerinden kurtarmayı başardık. 20’nci yüzyıla gelene dek, doğan çocukların en az üçte biri erişkinlik dönemine ulaşamıyordu. Gençler düzenli olarak dizanteri, kızamık ve çiçek gibi çocuk hastalıklarına yenik düşüyordu. 17’nci yüzyıl İngiltere’sinde doğan her bin bebekten 150’si ilk yılda ölüyor ve ancak yaklaşık 700’ü 15 yaşını görüyordu. Günümüzde ise bin İngiliz bebekten yalnızca 5’i ilk yılda ölüyor ve 993 çocuk 15 yaşını kutluyor. Bütün olarak dünyada bebek ölümleri yüzde 5’in altına indi.

İnsanlar yaşamı koruma ve uzatma çabalarında o kadar başarılı oldu ki, dünya görüşümüz büyük bir değişime uğradı. Geleneksel dinler ölümden sonraki yaşamı ana anlamın kaynağı kabul ederken 18’inci yüzyıldan sonra liberalizm, sosyalizm ve feminizm gibi ideolojiler ölümden sonraki yaşamla hiç ilgilenmediler. Öldükten sonra bir komüniste tam olarak ne olur? Bir kapitaliste? Bir feministe? Karl Marx, Adam Smith ya da Simone de Beauvoir’ın yazılarında bunların yanıtını aramak saçmalıktır.

Ölüme hâlâ merkezi bir rol veren tek modern ideoloji ulusalcılıktır. Romantik ve umutsuz anlarında bu ideolojinin vaaz ettiği şey, ulusu için ölenlerin sonsuza dek ulusun ortak belleğinde yaşayacağıdır. Ama bu vaat o kadar belirsizdir ki, en ulusalcı olanlar bile gerçekte ondan ne anladıklarını bilmezler. Gerçekten de bellekte nasıl “yaşarsınız” ki? Ölmüşseniz insanların sizi hatırlayıp hatırlamadığını nereden bileceksiniz? Bir keresinde Woody Allen’a sinema seyircisinin anılarında sonsuza dek yaşamayı bekliyor musunuz diye sorulmuştu. Allen şu yanıtı verdi: “Apartmanımda yaşamayı tercih ederim.” Pek çok geleneksel din bile ilgi odağını değiştirdi. Ölümden sonra cennet vaat etmek yerine, bu yaşamda sizin için ne yapabileceklerini daha fazla vurgulamaya başladılar.

Bu son salgın insanın ölüme yaklaşımını değiştirecek mi?

Büyük ihtimalle hayır. Tam aksine. Olasılıkla, Covid-19 insanların hayatını koruma çabalarımızın iki kat artmasına neden olacaktır. Çünkü Covid-19 karşısında ağırlıklı olarak verilen kültürel tepki teslimiyet değil öfke ve umudun bir karışımıdır.

Ortaçağ Avrupası gibi modernite-öncesi bir toplumda bir salgın çıktığında elbette insanlar yaşamları için korkuyor ve sevdiklerinin ölümüyle yıkılıyordu ama yaygın kültürel tepki teslimiyetti. Ruhbilimciler bunu “öğrenilmiş çaresizlik” olarak adlandırabilir. İnsanlar kendilerine bunun Tanrının iradesi –ya da belki de insanoğlunun günahlarına ilahi ceza- olduğunu söylediler: “Tanrı her şeyin en iyisini bilir. Biz sefil insanlar bunu hak ettik. Görürsünüz, her şeyin sonunda hayır var. Merak etmeyin, iyi insanlar cennette ödüllendirilecek. Bir ilaç arayarak vakit kaybetmeyin. Bu hastalık Tanrı tarafından bizi cezalandırmak için gönderildi. Kendi becerileriyle bu salgını yenebileceğini düşünenler yalnızca diğer günahlarına bir de kibir günahını eklemiş olur. Biz kim oluyoruz da Tanrının planlarına karşı çıkıyoruz?”

Bugünkü yaklaşımımız ise bunun tam tersi. Bir felaket –tren kazası, yangın ve hatta bir fırtına- çok sayıda insanın ölümüne neden olduğunda sıklıkla bunu ilahi bir ceza ya da kaçınılmaz bir doğal felaketten ziyade önlenebilir insan bir hatası olarak görürüz. Tren işletmesi güvenlik bütçesini kısmasaydı, belediye daha iyi yangın yönetmelikleri hazırlasaydı ve hükümet daha hızlı yardım yollasaydı bu insanlar kurtarılabilirdi. 21’inci yüzyılda, kitlesel ölüm olguları davalar ve soruşturmalar için otomatik bir neden haline gelmiştir.
Salgınlara yönelik tavrımız da budur. Bazı dindar vaizler AIDS’i tanrının eşcinsellere verdiği bir ceza olarak tanımlamakta vakit kaybetmese de modern toplum, insana yakışır bir biçimde, böylesi görüşleri radikal gruplara bıraktı ve günümüzde AIDS, Ebola ve yakın dönemdeki diğer salgınları genellikle organizasyon hataları olarak görüyoruz. İnsanoğlunun bu gibi belaları durdurmak için gerekli bilgi ve araçlara sahip olduğunu kabul ediyoruz ama bütün bunlara rağmen bulaşıcı bir hastalık kontrolden çıkarsa bunun nedeni ilahi öfke değil insani yetersizliktir. Covid-19 da bir istisna değil. Krizin sonlanmasına daha çok var ama suçlama oyunu daha şimdiden başladı. Farklı ülkeler birbirini suçluyor. Rakip politikacılar pimi çekilmiş el bombası gibi sorumluluğu birbirine atıyor.

Öfkenin yanında büyük bir umut da var. Bizim kahramanlarımız ölüleri gömen ve felaketi bağışlayan rahipler değil –bizim kahramanlarımız hayat kurtaran sağlıkçılar ve süper kahramanlarımız da laboratuvarlardaki bilim insanları. Sinema seyircisinin Örümcek Adam ve Wonder Woman’ın sonunda kötüleri yeneceğini ve dünyayı kurtaracağını bilmesi gibi birkaç ay, belki de bir yıl içinde laboratuvarlardaki insanların Covid-19 için etkili tedaviler ve hatta bir aşıyla ortaya çıkacağından oldukça eminiz. İşte o zaman, bu gezegende kimin alfa organizma olduğunu o pis koronavirüse göstereceğiz! Beyaz Saraydan Wall Street’e oradan da İtalya balkonlarına dek herkesin dilindeki soru “Aşı ne zaman hazır olacak?” Olacak mı değil, sadece “ne zaman” olacak?

Aşı gerçekten hazır olduğunda ve salgın sona erdiğinde insanlığın bundan çıkarımı ne olur?

Büyük olasılıkla, insan yaşamını koruma çabalarına daha fazla yatırım yapmamız gerektiği. Daha fazla hastanemiz, daha fazla doktorumuz, daha fazla hemşiremiz olmalı. Daha fazla solunum cihazı, daha fazla koruyucu donanım daha fazla test kiti stoklamalıyız. Bilinmeyen patojenleri araştırmaya ve yeni tedaviler geliştirmeye daha fazla para ayırmalıyız. Bir kez daha hazırlıksız yakalanmamalıyız.

En süzme gelenekçiler bile kutsal kitaba değil, bilime bel bağlıyor

Birileri çıkıp da bu çıkarımın yanlış olduğunu ve krizden almamız gereken dersin tevazu olduğunu ileri sürebilir. Doğanın güçlerini kontrol altına alma yeteneğimizden çok da emin olmamamız söylenebilir. Bu istemezükçülerin çoğu, tüm doğru yanıtları bildiklerinden yüzde 100 eminken tevazu vaaz eden ortaçağ retçileridir. Bazı yobazlar kendini tutamaz –Donald Trump hükümeti için haftalık İncil çalışması yürüten bir papaz bu salgının da eşcinsellik için ilahi bir ceza olduğunu ileri sürdü. Ama en süzme gelenekçiler bile bugünlerde kutsal kitaba değil bilime bel bağlıyor.

Kiliseler, sinagoglar, camiler kapalı: Bilim insanları tavsiye ettiği için

Katolik kilisesi inançlılara kiliselerden uzak durmalarını emretti. İsrail sinagogları kapattı. İran İslam Cumhuriyeti insanların camilere gitmesini engellemeye çalışıyor. Her türden ibadethane ve mezhepler halka açık törenleri erteledi. Ve bütün bunlar, bilim insanları bazı hesaplar yaptığı ve bu kutsal yerlerin kapatılmasını tavsiye ettiği için gerçekleşti.

Kuşkusuz, bizi insan kibri konusunda uyaran herkes ortaçağ hayalleri kurmuyor. Bilim insanları bile beklentilerimizde gerçekçi olmamız ve doktorların bizi yaşamın tüm felaketlerinden korunma gücüne dair kör bir inanç geliştirmememiz gerektiğini kabul edecektir. Bütün olarak insanlık giderek daha güçlü hale gelirken tekil olarak insanın hala kendi kırılganlığıyla yüzleşmesi gerekmekte. Bir ya da iki yüzyıl içinde bilim insan yaşamını sonsuza dek uzatacak ama henüz değil. Olasılıkla bir avuç milyarder bebek haricinde, bugün var olan bizler bir gün ölecek ve hepimiz sevdiklerimizi kaybedeceğiz. Gelip geçici olduğumuzu kabullenmek zorundayız.

İnsanlar, ölüm sonrası yaşamda sonsuza dek var olacaklarına inanarak, yüzyıllardır dinleri bir savunma mekanizması olarak kullandılar. Şimdi ise insanlar, doktorların her zaman kendilerini kurtaracağına ve apartmanlarında sonsuza dek yaşayacaklarına inanarak, bazen bilimi alternatif bir savunma mekanizması olarak kullanmaya geçiş yapıyorlar. Bu noktada dengeli bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Salgınlarla başa çıkmada bilime güvenmeli ama ölümlülük ve faniliğimizle başa çıkma bireysel yükünü sırtlanmalıyız.

Bu kriz insan yaşamının ve kazanımlarının geçici olduğunun pek çok birey tarafından fark etmesini sağlayabilir. Bununla birlikte, bütün olarak çağdaş uygarlığımız büyük olasılıkla aksi yönde ilerleyecek ve kırılganlığının hatırlatılmasına daha güçlü savunmalar kurarak yanıt verecektir. Mevcut kriz son bulduğunda felsefe bölümlerinin bütçesinde önemli bir artış görmeyi beklemiyorum. Ama tıp okulları ve sağlık hizmetlerinin bütçelerinde dev artışlar göreceğimize iddiaya girerim.

Ve insan olarak en iyi beklentimiz bu olabilir. Her koşulda, hükümetler felsefede pek de iyi değildir. Felsefe onların alanı değil. Gerçekten de hükümetler daha iyi sağlık hizmetleri oluşturmaya odaklanmalı. Daha iyi felsefe yapmak ise bireylerin işi. Doktorlar bizim için varoluş bilmecesini çözemez. Ama onunla boğuşmamız için biraz daha zaman kazandırabilirler. Kazandığımız bu zamanı neye harcayacağımız bize kalmış.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)