A3 Haber

Slavoj Zizek: Salgınlar da savaşlar gibi yıllarca sürüp gidebilirler; yeni bir yaşam biçimi bulmalıyız

Slavoj Zizek: Salgınlar da savaşlar gibi yıllarca sürüp gidebilirler; yeni bir yaşam biçimi bulmalıyız
Mayıs 07
13:10 2020

Dünyaca ünlü sosyolog, kültür eleştirmeni, akademisyen Slavoj Zizek, koronavirüs salgının yarattığı yeni yaşam biçimleri ve salgın sonrası oluşması muhtemel sorunlar ve krizler üzerine düşünmeyi sürdürüyor. Zizek, RT’de yayımlanan yeni analizinde çarpıcı tespitler yapıyor ve “Hangi yolu seçeceğimizle ilgili karar ne bilim ne de tıpla ilgilidir; tam olarak politik bir karardır” diyor. Zizek’in bu analizini Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz.

Covid-19 salgınında bir zirveden sonra işlerin yavaş yavaş normale döneceğini düşünmekten vazgeçmeliyiz. Kriz uzayıp gidecek. Ama bu, durumun umutsuz olduğu anlamına gelmez.
Marx kardeşlerin “Ördek Çorbası” adlı komedisinde Groucho (mahkemede müvekkilini savunan bir avukat olarak) şöyle söyler: “Aptal gibi görünebilir, aptal gibi konuşabilir ama bunun sizi aldatmasına izin vermeyin. O gerçekten bir aptaldır.”

Devletin emirlerine yönelik temel güvensizliğini sergileyen ve sokağa çıkma yasağını bizi temel özgürlüklerimizden mahrum bırakmak için salgını bahane olarak kullanan devlet gücünün bir komplosu olarak görenlere vereceğimiz yanıt da, aşağı yukarı öyle bir şey olmalı: “Devlet, bizi özgürlüklerimizden yoksun bırakan sokağa çıkma yasakları koyuyor ve bu emre uyma konusunda birbirimizi denetlememizi bekliyor; ama bu bizi aldatmamalı ve sokağa çıkma yasaklarına gerçekten uymalıyız.”

Sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması çağrısının geleneksel politik yelpazenin her iki ucundan da yükseldiğini görmek ilginçtir. Bu çağrılar ABD’de liberal sağcılar tarafından dile getirilirken, Almanya’da küçük solcu grupların tercihi oluyor. Her iki durumda da, tıp bilimi onlara kendi iyilikleri için karantinaya alınması gereken çaresiz kurbanlarmış gibi davranarak insanları disipline etme aracı haline geldiği için eleştiriliyor. Bu eleştirel duruşun altında yatanın bir bilmek-istememe hali olduğunu görmek zor değildir: Tehdidi görmezden gelirsek, tehdit o kadar kötü olmaktan çıkar, bir şekilde atlatırız…

ABD liberal sağı, sokağa çıkma yasaklarının hafifletilmesini ve insanlara seçme özgürlüklerinin geri verilmesini savunuyor. Ama bu neyin seçimi?

Robert Reich’ın yazdığına göre: “Trump’ın Çalışma Bakanlığı, ücretsiz izindeki çalışanların işverenin işe dönme teklifini ‘kabul etmesi’ ve böylece, Covid-19 bir yana, işsizlik parası hakkından vazgeçmesi ‘gerektiğine’ karar verdi… İnsanları Covid-19’a yakalanma ya da yaşamak için gerekli gelirini kaybetme arasında bir seçime zorlamak insanlık dışıdır.”

Evet, bu bir seçme özgürlüğüdür: Açlık ile yaşamını tehlikeye atma arasında bir seçim… İşinizi yapmanın ciddi bir ölüm riski içerdiği 18’inci yüzyıl İngiliz kömür madenlerindekine (ki çok sayıda örnekten sadece biridir) benzer bir durumdayız.

Ama cehaleti kabullenmenin farklı bir türünde sokağa çıkma yasaklarının en sert biçimde dayatılması desteklenir. Söz konusu olan şey, devlet gücünün topyekûn bir kontrol sağlamak için salgından yararlanması değildir –burada simgesel bir batıl eylemin etkili olduğunu düşünmeye başladım-: Tüm sosyal hayatımıza gerçekten zarar veren ve onu durma noktasına getiren büyük bir fedakarlıkta bulunursak, belki o zaman merhamet bekleyebiliriz.

Bu salgın ne zaman bitecek ve sonrasında ne olacak?

Şaşırtıcı olan şey (bilim insanları da dahil olmak üzere) salgınların işleyiş biçimine dair çok az şey biliyor olmamızdır. Sıklıkla, yetkililerden birbiriyle çelişen öneriler duyuyoruz. Viral bulaşmadan korunmak için kendimizi izole etmemizle ilgili katı talimatlar alıyoruz ama tam da bulaşma sayıları düşerken, böyle yaparak yalnızca beklenen ikinci viral saldırı dalgası karşısında kendimizi daha savunmasız bıraktığımız korkusu başlıyor. Ya da bir sonraki dalgadan önce aşının hazır olacağı umuduna mı yaslanıyoruz? Ama virüsün farklı türleri olduğuna göre tek bir aşı hepsine yarayacak mı? Hızlı kurtuluşla ilgili tüm umutlar (yaz sıcağı, sürü bağışıklığının hızla yayılması, aşı…) yavaş yavaş soluyor.

Salgınların biz Batılıları ölümle ilişki biçimimizi değiştirmek ve ölümlülüğümüzü, varoluşumuzun kırılganlığını kabullenmek zorunda bırakacağı söylenip duruyor –bir anda bir virüs ortaya çıkar ve hayatımız sona erer.

Doğulu insanların salgınları çok daha iyi biçimde –sadece yaşamın, işlerin gidişatının bir parçası olarak- ele almalarının nedeninin bu olduğu da söyleniyor. Biz Batılılar, ölümü hayatın bir parçası olarak kabullenmekten giderek uzaklaşıyor ve sağlıklı bir yaşam sürdürme, spor yapma, travmalardan kaçınma, diyet uygulama koşuluyla onu süresiz olarak erteleyebileceğimiz bir davetsiz misafir olarak görüyormuşuz…

Bu hikayeye hiçbir zaman inanmadım. Bir anlamda, ölüm yaşamın bir parçası olmayıp benim başıma gelmemesi gereken, akıl almaz bir şeydir. Dayanılmaz bir acıdan kaçmak dışında hiçbir zaman gerçek anlamda ölmeye hazır olamam. Bugünlerde çoğumuzun her gün aynı sihirli sayılara odaklanmasının nedeni de bu: Kaç yeni bulaşma, kaç yeni iyileşme, kaç yeni ölüm… Ama dehşet verici de olsalar özellikle bunlara odaklanmamız aynı anda kanserden ya da kalp krizinden ölen çok daha fazla sayıdaki insanı göz ardı etmemize yol açmıyor mu? Virüsün dışında, yalnızca bir hayat değil aynı zamanda ölmek ve ölüm de var. Karşılaştırmalı bir tabloya ne dersiniz: Bugün şu kadar insan virüs kaptı ve şu kadarı kanser oldu; şu kadar insan kanserden şu kadarı virüsten öldü; şu kadarı virüsten ve kanserden iyileşti?

Bu noktada hayal gücümüze müdahale etmeli ve sonrasında her şeyin yavaş yavaş normale döneceği büyük ve net bir zirve beklemekten vazgeçmeliyiz. Salgınları bu kadar dayanılmaz kılan şey, tüm felaket ortadan kaybolsa bile durumun sürüp gitmesi; platoya eriştiğimiz bilgisinin gelmesinden sonra işlerin biraz düzelmesi ama krizin devam etmesidir.

Alenka Zupančič’in ifadesiyle, dünyanın sonuyla ilgili sorun Fukuyama’nın tarihin sonu sorunuyla aynıdır: Sonun kendisi son bulmaz, tuhaf bir devinimsizliğe saplanır kalırız. Hepimizin gizli arzusu, aklımızdan hiç çıkaramadığımız şey sadece bir tanedir: Ne zaman bitecek? Ama bitmeyecek: Sürmekte olan salgını yeni bir ekolojik sorunlar döneminin habercisi olarak görmek doğru olur -2017’de BBC, doğaya müdahale biçimlerimiz nedeniyle bizi nelerin bekleyebileceğini göstermişti: “İklim değişikliği binlerce yıldır donmuş durumda olan toprakları eritiyor ve toprak eridikçe binlerce yıldır uykuda olan antik virüs ve bakteriler serbest kalarak yeniden yaşam buluyorlar.”

Sonunda Tekilliğin ortaya çıkması

Bu salgının tam da popüler bilim medyası hayatlarımızın dijitalleşmesinin iki yönüyle meşgulken meydana gelmesi, “görünürde-son-yok” durumuna özgü bir ironidir. Bir yandan, “gözetim kapitalizmi” olarak adlandırılan yeni kapitalizm evresi hakkında çok şey yazılıyor: devlet kurumları ve özel şirketlerin yaşamlarımız üzerinde topyekûn bir dijital denetimi. Öte yandan, doğrudan beyin-bilgisayar arayüzü (‘kablolu beyin’) konusu medyayı büyülüyor.

Önce, beynimiz dijital makinelere bağlandığında, yalnızca onları düşünmek suretiyle olayların gerçekten meydana gelmesini sağlayabiliriz. Sonra, benim beynim doğrudan başka bir beyne bağlanır ve böylece başka bir birey de benim deneyimimi doğrudan paylaşabilir. En abartılı tahminle, kablolu beyin, Ray Kurzweil’ın Tekillik olarak adlandırdığı şeyi yani, ilahimsi nitelikte bir paylaşılan küresel farkındalık alanını başlatır. Bu düşüncenin (şimdilik şüpheli) bilimsel durumu ne olursa olsun, gerçekleşmesinin düşünen/konuşan varlıklar olarak insanların temel özelliklerini etkileyeceği açıktır. Sonunda Tekilliğin ortaya çıkması, kelimenin karmaşık anlamıyla apokaliptik olur –normal insani varoluşumuzda gizli olan bir hakikatle karşılaşma yani, yeni bir insan-ötesi boyuta giriş anlamına gelir.

Gözetimin yaygın olarak kullanılmasının kabul görmesi de ilginçtir: Yalnızca Çin’de değil İtalya ve İspanya’da da dronlar kullanıldı. Tekilliğin ilahi yanına gelince, insan ve ilahi olanın bu yeni ve doğrudan birliğinin, bedensel varoluş sınırlarımızı geride bıraktığımız bu kutlu saadet halinin aslında yeni bir kâbus olduğu ortaya çıkabilir. Eleştirel açıdan bakıldığında, hangisinin daha kötü (insanlık için daha büyük tehdit) olduğuna karar vermek zordur: Hayatlarımızın salgınla mahvolması mı bireyselliğimizin Tekillik içinde kaybolması mı? Salgınlar, içerdiği tüm tehlikelere rağmen sımsıkı biçimde bedensel varlığımıza dayandığımızı hatırlatır.

Yeni bir yaşam biçimi bulmamız gerekecek

Bu, durumumuzun umutsuz olduğu anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Önümüzde büyük, neredeyse hayal bile edilemez sorunlar var; milyonlarca işini yeni kaybetmiş insan olacak vb. Yeni bir yaşam biçimi bulunması gerekecek. Bir şey çok açık: Sokağa çıkma yasağında eski yiyecek ve malzeme stoklarıyla yaşadık, dolayısıyla şimdi bizi bekleyen zor görev, sokağa adım atmak ve viral koşullarda yeni bir yaşam biçimi icat etmektir.

Kurgusal olanla gerçek olanın nasıl değişeceğini düşünün. Sokaklarda özgürce gezinen, tokalaşan ve kucaklaşan insanlarla olağan gerçekliğimizi konu edinen filmler ve TV dizileri artık yitik bir eski dünyanın nostaljik görüntüleri haline gelirken gerçek yaşamımız -sahnede hepsinin ağzından bir baş çıkan, birbirine değen, birbirinin aynısı üç gri toprak vazo gördüğümüz- Samuel Beckett’ın “Oyun” adlı eserinin bir versiyonu gibi görünecek…
Ancak, uygun bir mesafeden naif bir gözle bakıldığında (ki çok zordur), küresel işbirliğiyle giderilen yerel gıda kıtlıkları ve sonraki saldırılara daha hazırlıklı küresel sağlık hizmetleriyle, küresel toplumumuzun bizlerin hayatta kalmasını koordine ve daha mütevazı bir yaşam biçimi organize etmeye yetecek kaynaklara sahip olduğu açıktır.

Bunu yapabilecek miyiz? Yoksa sağlık krizine yönelik dikkatimizin sadece eski (sıcak ve soğuk) çatışmaların küresel toplumdan gizli olarak sürmesini sağlayacağı yeni bir barbarlık çağına mı gireceğiz? Bir virüs işlevi gören Suriye, Afganistan ve başka yerlerdeki sıcak savaşlar bir yana, ABD ve Çin arasında yeniden alevlenen soğuk savaşa bakın: Yıllardır uzayıp duruyorlar… (Macron’un salgın süresince dünyanın her yerinde ateşkes çağrısının nasıl reddedildiğine bakın.)

Hangi yolu seçeceğimizle ilgili bu karar ne bilim ne de tıpla ilgilidir; tam olarak politik bir karardır.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)