A3 Haber

Richard Sennett: Yüksek binalar, bulaşma için birer davetiye

Richard Sennett: Yüksek binalar, bulaşma için birer davetiye
Haziran 29
14:16 2020

Şehir-İnsan-Toplum konusunda dünya çapında saygın bir isim olan Richard Sennett, tüm kariyeri boyunca şehirlerin nasıl çalıştığı ve modern toplumların nasıl işlediği konularında çalıştı. Sennett, salgının köklü değişiklikler getireceğini öngörüyor. Berlin Policy Journal gazetesinden Martin Bialecki’nin sorularını yanıtlayan Sennett, yaşanan krizlerin, devletin olağanüstü denetim önlemleri almasına yol açacağını ama sonra bu önlemlerin krizden daha kalıcı olabileceğini söylüyor. Yüksek binalar, gökdelenler, kuleler konusuna da değinen Sennett, “New York modelinin virüs bulaşmasına davetiye çıkaracağını, Le Corbusier’nin kuleler şehri hayalinin sonunun gelmiş olabileceğini” savunuyor. Söyleşiyi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz…

Profesör Sennett, bu bahar mevsiminde insanların neredeyse tamamı olağanüstü hal altında yaşıyor. Bu olağanüstü hal devam edecek mi? Ne gibi politik ve sosyal sonuçlar öngörüyorsunuz?

Şu an gördüklerimiz uzunca bir süre devam edebilir. Yeni normalimiz bu olabilir. 9/11’den kısa bir süre sonra New York’ta benzer bir süreç yaşanmış ve yeni binalara ilişkin inşaat yasaları her binanın ilk sekiz katının bombaya dayanıklı olmasını sağlayacak şekilde değiştirilmişti. Planlama yetkisinin bu şekilde genişletilmesini iptal etmek on yıllar aldı. Daha geniş açıdan bakıldığında, Giorgio Agamben’in Kutsal İnsan adlı eseri bununla ilgilidir: Yaşanan bir kriz devletin olağanüstü denetim önlemleri almasına yol açar ama sonra bu önlemler krizden daha kalıcı olur. Halka açık yerlerde toplanma özgürlüğü üzerindeki -şimdilik çok gerekli olan- kısıtlamanın devam etmesinden, bu kuralların kalıcı olmasından endişelenenler yalnızca şehir plancıları değil.

Çin gibi devletler toplumsal denetimdeki artışı meşrulaştırmak için krizi kullanıyorlar. Avrupa’da da daha fazla gözetleme, daha fazla kontrol bekliyor musunuz?

Hayır, Avrupa’da olmaz. Ama ABD’de olur. ABD’nin bireyci devlet olduğu gibi bir klişe var. Ama gerçekte, bir krizle karşılaştığında tepkileri oldukça bastırıcıdır. İngiltere’de daha farklı bir şey görüyorum. Salgın nedeniyle Bretix’le ilgili pek çok söylentiler çıkmaya başladı. İhtiyacımız olan pek çok şeyi bütün olarak Avrupa Birliğiyle yapmamız gerekiyor. Diğer AB ülkeleriyle işbirliği içinde solunum cihazı bulma şansını elimizden kaçırdık. Bir diğer örnek de iklim değişikliği. Birleşik Krallık, iklim değişikliğiyle başa çıkmak için AB’nin gösterdiği olumlu çabalardan çekilerek kendine zarar verdi. İnsanlar hükümetin şu anda ne yapması gerektiğine, neyin İngiliz olabileceğine dair bir fikri olmadığını anladılar. Bu çok saçma. Dolayısıyla, bu feci hatadan nasıl dönebileceğimizi sormanın zamanı gelmiş olabilir. Bu, kendi kendimize açtığımız milliyetçi bir yara. Britanya, bir ABD ya da Brezilya değil. Oldukça milliyetçi olabilir ama iklim değişikliğinin bir Harvard komplosu olduğuna inanılan Amerika’daki kadar yozlaşmış bir nüfusa sahip değil.

Bunun salgınla ilgisi nedir?

Birleşmiş Devletlerde (ki hâlâ orada görevliyim) iklim değişikliyle baş etmek için uyguladığımız stratejilerin önemli bölümü şehirleri yoğunlaştırmak ve daha kompakt hale getirmekle ilgili. Şimdi, sağlık ve sağlıklı şehirler açısından bakıldığında bu stratejiler doğru olmayabilir. Öte yandan, doğru yanıtın artık kalabalıkların ya da yoğunluğun olmadığı şehirler inşa etmede yattığını da düşünmüyorum. Bir yandan bunun son salgın olmadığını dikkate alarak, şehirleri yoğun hale getirmenin farklı yollarını bulmamız gerekecek.

Le Corbusier’nin kuleler şehri hayalinin sonu

Şehirli sivil toplum artık zor durumda olduğuna göre toplulukla ilgili yeni kavramlara ihtiyacımız olacak mı? Yoğunluk mimarisini yeniden değerlendirmek gerekir mi? Bir sonraki salgını engellemek için farklı fiziksel yoğunluk formları mı bulmalıyız?

Gerçekten de bu hem araştırma hem de politika konusu… Sağlıklı bir yoğunluk oluşturmanın doğru yolu nedir? Çok net olmamız gereken şeylerden biri, uzun kuleleri ve yalnızca birkaç asansörüyle New York modelinin bulaşmaya davetiye çıkardığıdır. Dolayısıyla, Le Corbusier’nin kuleler şehri hayalinin sonu gelmiş olabilir. Yoğunluk gereklidir, şehirlerin mantığı yoğunluktur. Kendinize benzemeyen insanlarla karşılaşmak iyi bir şeydir; bir araya gelerek farklı şeyler yapan farklı insanlar olduğunda çeşitli sinerjiler oluşur.

15 dakikalık şehirler

O zaman, bunu nasıl uygulamaya sokacağımızı bulmak gerekiyor?

Evet, doğru yolu bulmalıyız. Belki de yanıt Berlin’deki gibi çevresel konutlardır –Blockbebauung. Paris’te tartışılan önerilerden biri de 15 dakikalık şehirler olarak adlandırılan bir sistem kurmak. Bunlar, insanların 15 dakika içinde yürüyebileceği yoğunluk noktalarıdır. Bunda özel bir Parisli tınısı var çünkü hükümet ya da bakanlık görevlileri gibi çalışanların bu bakanlıklara yakın yaşamaya yetecek parayı alacakları ve böylece artık uzun mesafelere gidip gelmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Evden fabrikaya yürüyecekseniz, Mexico City gibi gelişmekte olan ülke şehirleri için bunun anlamı ne olur? Yine de bu gibi düşünceler daha ziyade uzun vade için geçerli.

Mesafe, yeni normal haline gelirse…

Yoğunluk sorununa geri döndüğümüzde: Hükümetlerin uygulayacağı “sosyal mesafe” nereye kadar yeni normal kabul edilecek. Bunun yalnız yaşayan yaşlı insanlar için sonuçları ne olur?

Bunlar iki farklı soru… Mesafe yeni normal haline gelirse elimizdeki toplu ulaşım türlerinin çoğunu terk etmemiz gerekir. Böyle olmayacak ve bu da yalnızca bir örnek. Daha genel anlamda, ustalığın en temel hatası bir aracın tüm amaçlara hizmet ettiğini düşünmektir. Sosyal mesafe şimdilik yararlı olan bir araç. Ama stratejimiz budur derseniz –ki bu bir savunma stratejisi olur- insanları teker teker arabalara dönmek zorunda bırakır ve böylelikle de iklim krizini kötüleştirirsiniz. Dolayısıyla, çözüm bu olamaz. Sosyal mesafe sadece geçici bir hamledir ve kalıcı olmamalıdır.

Yaşlılar?

Demografik açıdan baktığımızda Avrupa ile Anglosakson dünyanın yapılanmaları çok farklı. Yaşlılarla kuşaklar-arası sosyal temasın Almanya’da ve güney Avrupa’da çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. İngiltere ve ABD ile ilgili en çarpıcı sosyolojik olgulardan biri, 65 yaş üzerindeki insanların kendi aileleriyle bile kurdukları ilişkinin hızla seyrelmesidir. Birleşik Devletler ve Birleşik Krallık, ağırlıklı olarak bugüne ve çekirdek aileye odaklıdır. Bu süreçte yaşlılar bir tür kayıptır. Geçici sosyal izolasyon ihtiyacı, sivil toplumlarımızın zafiyetine ilişkin derin sorular doğurur. Güçlü sivil toplumun göstergelerinden biri de, sürekli olarak birbirini görmeseler bile, insanların birbirleriyle temas halinde olmalarıdır. Bu salgın, neoliberal toplumlarda göz ardı edilen her türden fay hattını ortaya çıkarıyor. ABD, İngiltere, Avusturalya; bu devletlerin hepsi de bir kriz durumunda insanlara yardım etmeyen neoliberal toplumlara sahipler. Sosyal yardım sistemleri berbat çünkü hepsi de özelleştirilmiş.

Eşitsizlikler daha belirginleşecek

Salgınla birlikte, gözetleme için ileri teknoloji kullanımında bir artış görüyoruz. Salgının şehirlerde yüksek teknolojiyi insancıllaştırması olasılığı görüyor musunuz?

Evet. Gözetleme cihazları bile insancıllaştırılabilir. Teknoloji nötrdür. O bir araçtır. İyilik ya da kötülük için kullanabilirsiniz. Bugünlerde insanlar çevrimiçi olarak birbirleriyle çok daha fazla bilgi paylaşıyor, çok daha sosyaller ve bu da iyi bir şey. Ama rahatsız edici bir konu var ve bu da salgın nedeniyle işyerlerinde gerçekleştirilmekte olan değişiklikler ile eşitsizlik arasındaki ilişki. Uzun zamandır emek üzerine çalışıyor ve bu “evden çalışma” uygulamasında bir tür öncelik belirleme politikası göreceğimize inanıyorum. Elektronik olarak hizmet edebilecekleri orta sınıf işlere sahip insanlar bir ölçüde bağımsızdır. Ama bir hastane çalışanı ya da bir çöpçüyseniz evden çalışmak anlamsız bir kavramdır. Sizin diğer insanlarla yüz yüze olmanız gerekir. Bu da beni endişelendiriyor: Giderek daha fazla miktarda emeğin evden çalışmaya kaydırılmasından doğacak olası uzun vadeli etkiler çalışan sınıf, hizmet sınıfları ve burjuvazi arasındaki eşitsizlikleri daha da belirgin kılacaktır. Bu, devasa bir doğal deneydir.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)