A3 Haber

Noam Chomsky: Kapitalist mantığın bedelini ödüyoruz…

Noam Chomsky: Kapitalist mantığın bedelini ödüyoruz…
Temmuz 09
13:24 2020

Dünyaca ünlü sol aktivist, dilbilimci, politik eleştirmen Noam Chomsky, koronavirüs salgınını “neoliberal vahşiliğin daha da beter ettiği bir kapitalist felaket” olarak tanımlıyor. Hastanelerin birer şirket gibi çalıştırılmasının yol açtığı yıkıma dikkat çeken Chomsky, salgını şu sözlerle tanımlıyor: Neoliberal vahşiliğin daha da beter ettiği bir kapitalist felaket…” Yunanistan Pire merkezli Ekathimerini gazetesinde yayımlanan söyleşiyi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz.

Çağdaş dilbilimin babası kabul edilen, Arizona Üniversitesi ödüllü profesörü ve Massachusetts Institute of Technology (MIT) onursal profesörü, felsefeci, politik aktivist Noam Chomsky hakkında hemen hemen her şey söylenmiştir.
Amerikan dış politikası, ekonomik elitlerin iç politika üzerindeki yıkıcı etkileri ve ABD ve dünyadaki kürsülerin medyayı güdümlemesi konularında sert eleştirilerini sürdüren 91 yaşındaki Amerikalı akademisyen, onlarca yıllık politik aktivizm geçmişi ve sayısız yayınlarıyla dünyanın en etkili ve önemli entelektüellerinden birisi kabul edilir.
Dünyanın en çok alıntılanan yazarlarından olan Chomsky, baştakilerin kendilerine yükledikleri edilgen rolü kabullenmemelerini kitlelere bir kez daha hatırlatmak için karşınızda.

Salgın ve onunla birlikte yalnızca sağlık sistemlerinin değil ama ekonomilerin de yetersizliği ya da çöküşü, toplumun bir iş modeli olarak algılanması uygulamasının başarısızlığını kanıtladı. Neoliberalizm ve Donald Trump gibi homo ekonomikus liderler, bir iş gibi ele alarak, sosyal bir krizle başa çıkamayacaklarını gösterdiler. Amerikan ve küresel kamuoyunun bunun farkında olduğuna inanıyor musunuz? Ve ABD seçimlerine etkisi ne olur? İlerici bir yanıt olarak, ilerici bir radikalleşme bekleyebilir miyiz?

Salgın, neoliberal dönemin nüfusun büyük çoğunluğuna verdiği büyük zararın canlı bir örneğidir. Ancak piyasalar ya da homo ekonomikus’a dair hayallere kapılmamalıyız. Neoliberalizmin temel ilkesi, karar verme yetkisini bir ölçüde kamudan etkilenen hükümetlerden alıp kamuya hiçbir şekilde hesap vermeyen –ve neoliberal öğretiye göre yalnızca kendini zenginleştirmeye odaklı olması gereken- özel tiranlıklara aktarmaktır. Reagan, Thatcher ve benzerlerinin iktidarında büyük bir güç kazanır kazanmaz, bu tiranlıklar hızla piyasaları kendi çıkarlarına uygun olarak yeniden şekillendirdiler. Ve bugün bir kez daha olduğu gibi, krize neden oldukları zaman hemen devlet sübvansiyonları ve kurtarma paketlerinden destek bulurlar.

Ama hayallerin gerçekle belli bir ilişkisi de vardır. Salgın, kapitalizmin -vahşi neoliberal versiyonunun etkisiyle daha da kötüleşen- derin yanlışlarından doğmuştur. 2003 yılında SARS salgınının engellenmesinin ardından bilim insanları başka bir koronavirüs salgınının olası olduğu uyarısında bulundular ve buna hazırlanmanın yollarını belirttiler. Ama tek başına bilgi yeterli değildir. Birilerinin bu bilgiye dayanarak harekete geçmesi gerekir. O birilerinin de neoliberal küreselleşme araçları sayesinde kamu destekleriyle balon gibi şişen büyük ilaç firmaları olduğu açıktır. Ama kapitalist mantık bunu engeller: Gelecekteki felaketlere hazırlanmak kârlı değildir. Bu iş de, aslında aşı ve ilaçların önemli bölümünü geliştirme işinden sorumlu olan, hükümete kalır. Ama o da neoliberal öğretiyle engellenir: Reagan’ın mırıldanıp durduğu gibi, sorun hükümettir. Böylece, hiçbir şey yapılamaz ve yapılmadı.

İş modeli daha başka enkazlar da yarattı. Bu modele göre çalışan hastaneler ilave yatak gibi atıl kapasiteye kaynak harcamazlar. Bu normal zamanlarda iyi kötü işlese de bir acil durum söz konusu olduğunda hızla bir felakete yol açtığı görüldü.

Bu yalnızca başlangıç. Genelde salgını neoliberal vahşiliğin daha da beter ettiği bir kapitalist felaket olarak tanımlamak oldukça doğrudur.

Nüfusun önemli bölümü bunun farkında mı? Olasılıkla hayır. Halka ulaşan şeylerde temel sorunlardan söz edildiği pek görülmez. Kurumlara yönelik küçümseme, öfke, kırgınlık duygularının eşliğinde, sistemin çöktüğünü elbette herkes anladı. Bu, Trump gibi aşırı sağcı demagoglar için verimli bir ortam sağlar. Ama aynı zamanda, hastalıkları tedavi etmek ve daha özgür, daha adil bir dünya kurmak için yapıcı çabalara da yol açabilir.

İçinde bulunduğumuz durum fırsatlar da içerir. Bu fırsatlardan biri de ABD’de Bernie Sanders ve Avrupa’da Yanis Varoufakis ve DIEM24’in başlattığı ve şimdi de Küresel Güney’in önemli öğelerinin dahil olduğu, büyük umutlarla oluşturulan, yeni İlerici Enternasyonal hareketidir. Ama tıpkı bilginin kullanılması gerektiği gibi fırsatların da kaçırılmaması gerekir.

Macaristan’da Viktor Orban ülkeyi kararnamelerle yönetiyor; AB’ye üyeliğin ön şartının parlamenter demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkesi olmasına rağmen Avrupa bir kez daha bunun utancını yaşıyor. Avrupa’da demokrasinin geleceği açısından bakıldığında bunun anlamı ne olabilir?

AB’nin geleceği pek çok açıdan büyük tehlike altında. Temel kararların seçilmiş olmayan troykaya bırakılmasıyla, bizzat Avrupa Birliği demokrasinin altını oyma prensibine göre kurulmuştur. Ama yaşadığımız salgın AB’nin kusurlarının bunun çok ötesine geçtiğini ortaya çıkardı. Avrupa’nın ekonomik güç merkezi Almanya’dır. Almanya, düşük ölüm oranıyla salgınla başa çıkmada oldukça iyiyken biraz güneyde, kuzey İtalya’da sorun çok büyüktü. Almanya buraya doktor ve tıbbi yardım yolladı mı? Neyse ki İtalya yardım için yüzünü başka bir yere, bir kez daha bir enternasyonalizm örneği sunan Küba’ya dönebildi. Bundan alınacak dersler var ama oraya girmeyeceğim.

Hakikat ve adaletin yayılması uğruna mücadele ettikleri için aşırı tehlikeli kabul edilen Assange, Manning, Snowden’a yapılan eziyetler. Onlar felaket habercileri mi, yoksa her şey söyledikleri gibi oldu ve bizler de “geleceğin yansıtılmış bir şimdi” olduğu Huxley dünyasında mıyız?

Bunun yanıtı sizin gibi, benim gibi insanlara bağlı. Gücün utanç verici biçimde kötüye kullanılmasını –şu anda, dünyanın efendilerinin saklamak istediği gerçekleri açıklama suçu nedeniyle Assange’ın adli olarak katledilmesini- kabullenecek miyiz? Ya daha fazlasını?

Her krizde ilk ortadan kaybolan şey neden demokrasi olur ve neden özgürlük ve güvenliğin çift kutuplu ve zıt kavramlar/fikirler olarak kabul edildiği bir noktaya vardık? Bu olağanüstü halin kalıcı olduğunu ve hükümetler ve otoriter yöneticilerin yeni bir baskı dönemi başlatmak için krizi bahane olarak kullandıklarını düşünüyor musunuz?

Bir krizde –savaş, salgın, tsunami ve diğerlerinde- insanlar krizle başa çıkmak için geçici olarak bazı özgürlüklerinden fedakarlıkta bulunmaya isteklidir ve bunda da haklıdırlar. Bazılarının kalıcı kılmaya çalışacağından emin olduğumuz geçici yetkiler de bunlar arasında yer alır. Bunlar gözümüzün önünde olup bitiyor. Çoğunluk yenilirse onlar kazanacak.

İlk modern siyaset bilimi tezinin giriş bölümünde David Hume’un sözlerini hiç unutmamalıyız: “Güç daima yönetilenin yanındadır ve yöneticiler kendilerini görüşlerden başka bir şeyle destekleyemezler”. Yönetilenlerin, güçlülerin önerdiği edilgenliği kabullenmeleri gerekmez. Kabullenirlerse, sonları felaket olur.

İnsanlığın şeytanla anlaşma imzaladığını ve artık tüm yaşam seviyelerinin bedelini ödeme zamanının geldiğini düşünüyor musunuz? Söz konusu anlaşmayı iptal etmenin bir yolu ve bunu yapmak için zaman var mı?

Şu anda kapitalizm mantığı ve onun vahşi neoliberal versiyonunun işlediği suçların bedelini ödüyoruz. Yıllardır acı çeken ve bugün çektiği acı daha da ağırlaşanlar hiçbir zaman bir anlaşma imzalamadı. Bu durumda, suçların kaynağının kökü kazınabilir ve insanlar daha iyi bir dünya oluşturma çabasında bir araya gelebilir.

Ancak, salgının bizi bekleyen en ciddi kriz olmadığını da unutmamalıyız. Çok ağır bir bedel ödeyerek bu salgından kurtulacağız. Ama bu yüzyıl sona ermeden önce yeryüzünün büyük bir bölümünün yaşama elverişsiz hale gelmesine yol açabilecek olan kutuplardaki buzul tabakasının erimesinden ve dünyanın ısınmasından kurtulmak söz konusu olmayacak ve bunlar hayal bile edilemeyecek kadar acı sonuçlar doğuracak. Salgında olduğu gibi burada da kapitalizm mantığı geçerlidir. Burada da küresel gücün merkezindeki kötücül öğeler kapitalizmin insanlığın yaşamını sürdürmesine yönelik tehdidini çok daha keskin bir biçimde arttırır. Trump yönetimi aşırı servet ve kurumsal güçten oluşan seçmen çevresine öyle büyük bir şevkle bağlıdır ki en azından gidişi tersine çevirmek ve felaketi önlemek için biraz zaman kazandıran düzenleyici sistemi yürürlükten kaldırmakta ve fosil yakıt kullanımını maksimize etmekte hiçbir sakınca görmez.

Uzun süreli olmasa da burada da fırsatlar söz konusudur. Bu fırsatlar kaçırılırsa diğer sorunlar önemini kaybeder.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)