A3 Haber

Thomas Piketty’den bir analiz: Enternasyonalizmi yeniden yapılandırmak

Thomas Piketty’den bir analiz: Enternasyonalizmi yeniden yapılandırmak
Temmuz 24
11:26 2020

“Kapital ve İdeoloji” ile “21. Yüzyılda Kapital” kitaplarının yazarı Fransız ekonomist Thomas Piketty, Le Monde’da kaleme aldığı analizde, yeni bir entarnasyanolizmi inşa etmenin olanaklarını tartışıyor. Piketty, bu yolun kolay yürünebilir olmadığını vurgulayarak, “Her şeyin baştan icat edilmesi gerekir. Ama tarihsel deneyimimiz ulusalcılığın ancak eşitsizlikleri ve iklimsel gerilimleri daha da kötüleştirmeye hizmet edebildiğini ve mutlak serbest ticaretin geleceği olmadığını gösterir. Artık, yeni bir enternasyonalizmin koşulları üzerinde düşünmek için daha fazla nedenimiz var” diyor. Bu analizi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz…

Enternasyonalizme olumlu bir anlam katabilir miyiz? Evet, bunu yapabiliriz ama şimdiye dek küreselleşmeye rehberlik eden mutlak serbest ticaret ideolojisine sırtımızı dönmemiz ve hem ekonomi hem de iklim adaleti ilkelerine dayalı yeni bir gelişme modeli benimsememiz koşuluyla. Bu model, nihai hedeflerinde enternasyonalist ama pratik yöntemlerinde -her ülke ve her politik toplumun, ortaklarının oybirliğiyle kabul etmesini beklemeye gerek olmadan dünyanın geri kalanıyla ticaretin devamı için şartlar koyabilmesi anlamında- egemenlikçi olmalıdır. Bu kolay bir iş değildir ve evrenselci misyona sahip bu egemenlikçiliğin, ulusalcı türden egemenlikçilikten ayırt edilmesi her zaman kolay olmayacaktır. Bu nedenle, aralarındaki farkların ivedilikle netleştirilmesi gerekir.

Bir ülke ya da o ülkedeki bir politik çoğunluğun bir yandan sosyal, eğitimsel ve ekolojik bir yatırım programını finanse ederken, diğer yandan en yoksulun avantajına olacak anlamlı bir yeniden dağıtım için yüksek gelirlere ve mal varlıklarına artan oranlı yüksek vergi koymayı cazip bulduğunu varsayalım. Söz konusu ülke, bu yönde ilerlemek için şirket kârlarına bir stopaj vergisi koymayı ve bundan daha önemli olarak, hisselerin ve kâr paylarının nihai sahiplerini bilmesini ve böylece istenen oranlarda vergiyi bireysel seviyede uygulamasını mümkün kılan bir mali kadastro sistemi kurmayı düşünmektedir. Yüksek emisyonları ağır biçimde cezalandırırken, sorumlu davranışı teşvik etmek için kişisel bir karbon kartı uygulaması da buna eklenebilir.

Ne yazık ki, 1980-1990 yıllarında yapılan sermayenin serbest hareketi anlaşmalarında ve özellikle de dünyanın geri kalanında sonradan uygulamaya sokulan anlaşmaları güçlü biçimde etkileyen, Avrupa’da Tek Senet (1986) ve Maastricht Anlaşması (1992) metinlerinde böyle bir mali kadastro yer almaz. Bugün hâlâ geçerli olan bu aşırı-sofistike yasal yapı, bir ülkenin altyapısını kullanarak zenginleşme ve sonra da toplumun izlerini bile bulamayacağı biçimde o ülkenin varlıklarını başka bir yetki bölgesine aktarmak için bir düğmeye basma şeklinde neredeyse kutsal bir hak yaratmıştır. Mali serbestleşme aşırılıkları gördüğümüzden, 2008 krizinden sonra OECD içinde banka bilgisinin otomatik olarak paylaşılması Anlaşmaları geliştirildi. Ama tümüyle gönüllülük temelinde alınan bu önlemler onlara uymayanlar için bir yaptırım içermez.

O zaman, bir ülkenin harekete ivme kazandırmak istediğini ve bir yeniden-dağılan vergi sistemi ve bir de mali kadastro devreye sokmaya karar verdiğini varsayalım. Komşularından birinin bu bakış açısını paylaşmadığını ve sahipleri hakkında bilgi aktarmayı reddederken (gerçek ya da hayali) kendi bölgesinde yerleşik olan şirketlere komik bir gelir vergisi ve karbon vergisi oranı uyguladığını düşünelim. Bu durumda ilk ülke tarafından ikinci ülkeye ,neden oldukları mali ve iklimsel zararla orantılı olarak şirketlere göre değişen, ticari yaptırımlar uygulamalıdır. Son çalışmalar bu türden yaptırımların önemli bir gelir getireceğini ve diğer ülkeleri işbirliği yapmaya teşvik edeceğini göstermiştir. Kuşkusuz, bu yaptırımların yalnızca iklim anlaşmalarına uymama davranışını ve haksız rekabeti düzelttiğini belirtmek gerekir. Ama bunlar o kadar muğlak ve başta Avrupa seviyesinde olmak üzere mal ve sermayenin mutlak serbest hareketi anlaşmaları o kadar sofistike ve kısıtlayıcıdır ki bu yola giren bir ülkenin Avrupalı ya da Uluslararası örgütler (Avrupa Birliği Adalet Divanı, DTÖ) tarafından mahkum edilmesi de olasıdır. Durum böyle olduğunda, bunu kabullenmek ve söz konusu anlaşmalardan tek taraflı olarak çekilirken yenilerini önermek gerekir.

Yukarıda özetlenen sosyal ve ekolojik egemenlik ile kendi içinde homojen olduğu varsayılan, belli bir medeniyet kimliğinin ve çıkarların savunulmasına dayalı (örneğin Trumpçı, Çin, Hindistan ya da yarın Fransız ya da Avrupa türü) ulusalcı egemenlik arasında ne fark vardır?

İki tanedir. İlki, olası tek taraflı önlemleri başlatmadan önce diğer ülkelere evrensel değerlere dayalı bir ortaklaşa gelişim modeli sunmak önemlidir; sosyal adalet, eşitsizliklerin azaltılması, gezegenin korunması. Ayrıca, ideal durumda küresel kamu mallarından ve ortak mali politikalar ve iklim adaleti politikalarından sorumlu olması gereken (geçen yıl oluşturulan Fransa-Almanya Birliği gibi ama gerçek anlamda güçlü) uluslar-ötesi birlikler net olarak tanımlanmalıdır.

O halde, eğer bu sosyal-federalist öneriler hemen benimsenmezse, tek taraflı yaklaşımın yine de özendirici ve değiştirilebilir olarak kalması gerekir. Yaptırımın amacı diğer ülkeleri kalıcı korumacılık kurmaya değil mali ve iklimsel çöküşten çıkmaya teşvik etmektir. Bu açıdan bakıldığında, GAFA (Google, Apple, Facebook ve Amazon gibi dev internet şirketleri) vergisi gibi evrensel temelden yoksun sektörel önlemlerden kaçınmalıdır çünkü bunlar kolaylıkla yaptırımların artmasına katkıda bulunur (dijital vergilere karşı şarap vergileri vb.)

Bu yolun gayet belirgin ve kolay yürünebilir olduğunu iddia etmek saçma olur: Her şeyin baştan icat edilmesi gerekir. Ama tarihsel deneyimimiz ulusalcılığın ancak eşitsizlikleri ve iklimsel gerilimleri daha da kötüleştirmeye hizmet edebildiğini ve mutlak serbest ticaretin geleceği olmadığını gösterir. Artık, yeni bir enternasyonalizmin koşulları üzerinde düşünmek için daha fazla nedenimiz var.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)