A3 Haber

Noam Chomsky: Joe Biden’e oy verin ama sonra da rüyalarına girin…

Noam Chomsky: Joe Biden’e oy verin ama sonra da rüyalarına girin…
Ağustos 14
12:53 2020

Dünyaca ünlü aktivist, dilbilimci, politik eleştirmen Noam Chomsky, Amerikalı gazeteci-yazar Anand Giridharadas’ın sorularını yanıtladı… Chomsky’yle salgın, seçim, Bernie Sanders’ın kullanmaktan vazgeçmesi gereken sözcük, Harper’s mektubu, 1619 Projesi, yurtseverlik ve ABD tarihindeki en büyük sosyal hareket üzerine gerçekleşen söyleşiyi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle iki bölüm halinde yayımlıyoruz…

Nisan başında Hintli yazar Arundhati Roy, -bu salgında hala en sevdiğim olma özelliğini koruyan- şu paragrafı yazmıştı:

Tarihsel olarak, salgınlar insanları geçmişle ilişkilerini kesmeye ve dünyalarını yeni baştan hayal etmeye zorlar. Bu salgın da farklı değil. O bir kapı, bir dünya ile sonraki arasında bir geçit.
Önyargı ve nefretlerimizin cesetlerini, hırsımızı, veri bankalarımız ve ölü fikirlerimizi, ölü nehirlerimiz ve dumanlı gökyüzümüzü arkamızdan sürükleyerek bu kapıdan geçmeyi seçebiliriz. Ya da başka bir dünya hayal etmeye ve onun için savaşmaya hazır olarak, küçük bir bagajla kolayca geçeriz.

Sonunda, hem Google Meet hem de cep telefonunu kullanarak, farklı bir dünya savunucularının en önemlilerinden biriyle konuşabildik. Noam Chomsky bir dilbilimci, felsefeci, bilişsel bilimci, sosyal eleştirmen ve solun entelektüel babası. Roy, yıllar önce “Şu ya da bu nedenle kendimi ‘Chomsky Zindabad’ -çok yaşa Chomsky- diye düşünürken bulmadığım bir gün bile geçmiyor” dediğinde pek çoğumuz adına konuşuyordu.

Bugün 91 yaşında olan Chomsky her zamanki kadar zeki, meraklı ve bilgili… Bir saatten uzun süren görüşmemizde salgının yarattığı siyasi seçeneklerden “Siyah Yaşam Önemlidir”in gücüne, Joe Bilden’in şaşırtıcı biçimde ilerici platformundan acımasızca eleştirdiğiniz bir ülkeye duyulan sevgiye kadar pek çok şeyi konuştuk.
Çok güzel bir sohbet oldu. Buyurun…

“Reel politika aralıksız aktivizmdir”: Noam Chomsky’le Sohbet

Şüphesiz ki herkes için zor olan ama aynı zamanda bir politik kriz ve olasılıkla da pek çok insanın bu sistemlere dair düşüncelerinde bir uyanış anlamına gelen bu salgını nasıl yaşadığını anlatır mısın?

Benim için aşırı yoğun bir dönemdi. Tecrit oldum, dışarı çıkmadım ve misafirim gelmedi. Sürekli röportajlarla, kabul edebileceğimin çok ötesinde isteklerle meşguldüm. Hayatta hiç olmadığım kadar meşguldüm.
Ama çok haklısın. Salgın, sonrasında nasıl bir dünya ortaya çıkacağına dair seçenekler konusunda bir fırsat sunuyor. Çok farklı seçenekler. Aslında bu krizi yaratmış ve küresel nüfusa 40 yıllık neoliberal saldırıyı yaşatmış olanlar, salgın sonrasında ortaya çıkacak olanın bu sistemi yaratandan çok daha katı olmasını sağlamak için durmaksızın ve çok sıkı çalışıyor. Daha fazla gözetleme, daha fazla kontrol.
Öteki güçler ise Birleşik Devletler sokaklarında gördüklerinizden çevre hareketlerine, Avrupa’da DIEM25’e kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Çok sayıda hareket, farklı bir dünyaya ulaşmak için çabalıyor. Bu, küresel ölçekte bir tür sınıf mücadelesi.

Özetlediğiniz çok ağır sorunlar nedeniyle, solun kendi içinde şu anda tüm bu bildik sorunlar konusunda sessiz kalmaya ve yalnızca Trump’dan kurtulmaya odaklanmaya dair bir tartışma var. Tartışmanın karşı tarafında ise diğer sorunları ileri sürmenin ve Biden’e sert yaklaşmanın tam zamanı olduğu savunuluyor. Bu tartışmayı nasıl görüyorsun?

Ne yazık ki, epeydir unutulmuş ama bağlı kalmamız gerektiğine inandığım bir geleneksel sol duruşu vardır. “Reel politika aralıksız aktivizmdir” duruşu. Bu, politikanın anlamının bir lazer gibi dört yıllık fanteziye odaklanmak ve sonra eve gidip işi üstlerinize devretmek olduğunu söyleyen yerleşik düzen duruşundan oldukça farklıdır.
Sol duruş her zaman şöyle olmuştur: Sürekli çalışıyorsun ve belli aralıklarla seçim denilen bir olay gerçekleşiyor. Bu, 10 ya da 15 dakikalığına seni reel politikadan uzaklaştırmalı. Sonra işine dönersin.
Şu anda adaylar arasındaki fark uçurum gibi. Daha önce hiç bu kadar büyük bir fark olmamıştı. Mağarada yaşamayan herkes bunun farkında olsa gerek. Dolayısıyla, geleneksel sol duruş “15 dakikanı ayır, kolu it ve işine geri dön” der.
Şimdi, aktivist sol senin sözünü ettiğin seçimi yapmıyor. Her ikisini de yapıyor.
Biden’in kampanya duruşlarını ele alalım. İklim gibi konularda, tanıdığımız tüm Demokrat adaylardan çok daha solda. Ondan öncekilerin hepsinden çok daha iyi. Yalnızca Biden kişisel bir dönüşüm geçirdiği ya da DNC güçlü bir içgörüye sahip olduğu için değil ama Sanders hareketi ve diğerlerinden gelen aktivistler onu buna zorlandıkları için. Çevre felaketi tehdidiyle başa çıkmak için 2 trilyonluk bir taahhüt olan İklim Programının önemli bölümü Sunrise Hereketi tarafından kaleme alınmış ve Green New Deal’ı yasama gündemine sokmayı başaran önde gelen iklim değişikliği aktivistleri tarafından onaylanmıştır. Bu reel politikadır.

Bunun senden gelmesi ilginç. Biden’e desteğin yalnızca bir mecburiyet olmanın ötesinde. Onun kim ve bizim nerede olduğumuza bakıldığında platformun şaşırtıcı biçimde iyi olduğunu düşünüyor gibisin.

Bu Biden’e destek değildir. Bu, değişimlerin gerçekleştiği parti içinde arka planı oluşturmak için sürekli olarak çalışan ve fiilen kampanyaya girme ve onu etkileme konusunda Sanders’i izleyen aktivistlere destektir. Onlara destek. Reel politikaya destek.
Sol duruşta ender olarak birini desteklersiniz. En kötü olana karşı oy kullanırsınız. Baskı ve aktivizmi sürdürürsünüz.

Sözünü ettiğin bu heyecana bakarak, bir lider hakkında soru sormak istiyorum. Alexandria Ocasio-Cortez gibi birinin bu ülkede başkan olabileceğini düşünür müsün?

10 yıl önce bana Bernie Sanders gibi birinin ülkenin en popüler politik figürü haline gelip gelemeyeceğini sorsaydın “aklını mı kaçırdın” derdim. Ama 2016’da bu gerçekten oldu ve önemli bir hareket oluşturmaya devam etti. Reel olasılıklar vardır. 1920’lerin Birleşik Devletlerine bakıp da “burada bir emek hareketi olabilir mi” diye sorsaydınız size deli muamelesi yaparlardı. Nasıl olabilirdi ki? Ezilip kalmıştı.
Ama değişti. İnsan yaşamı kestirilebilir bir şey değildir. Her ikisi de kestirilmez olan seçeneklere ve istence bağlıdır. Örneğin, şu anda İlerici Enternasyonel’in oluşum sürecindeyiz. Bu oluşum, Birleşik Devletlerde Sanders hareketine ve Avrupa’da ise -Avrupa Birliğindeki anlamlı şeyleri koruma ve güçlendirmeyi ve çok ciddi kusurlarını aşmayı amaçlayan uluslar ötesi bir Avrupa hareketi olan- Yanis Varoufakis’in DiEM25 hareketine dayanıyor.
Şimdi bunun bir umut olup olmadığını sorarsanız; çok zor. Dünyada gücün nereye dağıldığına tarafsız olarak bakarsanız, bu güçlerden oluşan İlerici Enternasyonal’i ve sonra da Trump’ın yönettiği Beyaz Sarayda işlenmekte olan “gerici enternasyonali” görürsünüz. Bir Trump klonu olan Bolsonaro gibi yarı-diktatörler onun bir parçasıdır. Ortadoğu diktatörleri, Körfez ülkelerinin diktatör aileleri, Mısır tarihinin en kötü diktatörlüğü olan Sisi’nin Mısır’ı. Göremeyeceğiniz bir hızla sağa kayan İsrail de onun bir parçası. Hindistan demokrasisini yıkmaya ve onu köktenci Hindu yarı-diktatörlüğüne döndürmeye çalışan Mondi Hindistan’ı. Macaristan’da Orban.
Bu güçleri karşılaştırdığınızda bunlar arasında bir mücadele bile olamaz dersiniz. Ama bu yanlış bir kriter. Halk vardır ve onlar fark yaratır.
En sevdiğim felsefeci David Hume’a başvurabiliriz. 18 yüzyıl sonunda yazılmış bir politik makale olan Yönetimin İlk İlkelerinden adlı çalışması, gücün yönetilenlerin elinde olduğunu anlamamız gerektiğini söyleyerek başlar. Gücü elinde tutanlar yönetilenlerdir. Askeri ya da -İngiltere’nin o zamanlar olmaya başladığı gibi- daha demokratik olsun, her tür devlette güç sahibi olanlar yönetilenlerdir. Efendiler yalnızca onayla hüküm sürer. Ve onay geri çekilirse kaybederler. İktidarları çok kırılgandır.
Günümüzün –büyük bir alçak gönüllülükle kendilerine verdikleri adla- evrenin efendilerinin bunu çok iyi bildiğini söylemeliyim. Büyükler ve güçlüler her yılın Ocak ayında kayak yapmak, eğlenmek ve ne kadar harika oldukları konusunda birbirlerini tebrik etmek için İsviçre’nin kayak beldesi Davos’ta buluşurlar. En tepedeki CEOlar, medya ve eğlence dünyasından şahsiyetler vb.
Ama bu yıl farklıydı. Tema değişikti: Başımız Belada. Köylüler yabalarını sırtlanmış geliyor. Onların tercih edeceği ifadeyle, “itibar riskleriyle” karşı karşıyayız. Peşimizden geliyorlar. Kontrolümüz kırılgan. Farklı bir mesaj vermeliyiz. Dolayısıyla, Davos’un mesajı şöyleydi: Evet, tüm bu neoliberal dönem boyunca yanlış şeyler yaptığımızı anladık. Siz, sıradan insanlar acı çektiniz. Bunu anladık. Hatalarımızı düzeltiyoruz. Artık size, paydaşlara ve çalışan-sınıf topluluklarına bağlı kalacağız, gerçekten de sizin refahınıza bağlıyız. Cidden insancıl hale geliyoruz. Hatalarımız için üzgünüz. Bize inanabilirsiniz. Sorumluluğu üstlenecek ve sizin yararınıza çalışacağız.

Beni özel olarak ilgilendiren şey, senin de dediğin gibi, işleri daha iyi yapmak istiyormuş gibi görünürken aslında kendi şöhretlerini aklamaya çalışan plutokratların bu amaçla yardımseverliği ve kurumsal sosyal sorumluluğu kullanması; yatırımı ve diğer tüm bu yöntemleri etkilemesi. Ve birkaç yıl öncesiyle kıyaslandığında bile insanlar buradaki hilekarlığı görüyor gibi. Jeff Bezos ya da Mark Zuckerberg hakkında beş yıl önceki konuşmalarımızla şimdikiler arasında bile büyük fark var. İnsanların, toplum pahasına para kazanma ve zarar verdikleri insanlara yemek artıklarını bağışlama şeklindeki o iki neoliberal adımın arkasında neler olduğunu gördüklerini düşünüyor musun?

Bir bölünme var. Arkasını görenler de var ona kendini kaptıranlar da. Birleşik Devletleri ele alalım. Amerikan tarihinde gelişebilecek belki de en büyük toplumsal hareket, “Siyah Yaşamlar Önemlidir”den esinlenen harekettir. Bu hareket her yerde. Hiçbir aktivist hareketin bulamadığı desteği buluyor. Popülerliğinin zirvesindeki Martin Luther King bile yaptığı şey için halkın üçte ikisinin desteğini almadı. Bu bize bir şey anlatıyor.

Neden böyle olduğunu söyleyebilir misin? Bu kadar inandırıcı bir hareket olmayı nasıl başardı?

Son yıllarda bilinçte meydana gelmekte olan değişiklikler nedeniyle. Bu değişiklikler kendilerini pek çok biçimlerde gösteriyor.
Örneğin, geçen yıl yapılan iklim grevinde kendilerini gösterdiler. Hepsi çok inançlı, çoğunlukla genç insanlar. Sunrise Hareketi başarılı oldu. Kongre ofislerini işgal etme noktasına kadar ilerledi. Sanders rüzgarıyla gelen birkaç genç kongre temsilcisinin, özellikle de Alexandria Ocasio-Cortez’in desteğini aldı. Çevre konusunda derin kaygıları olan Massachusetts senatörü Ed Markey’den destek buldu. Green New Deal’i yasama gündemine sokmayı başardı.
Bu önemsiz bir şey değil. Ne şekil alması gerektiğini tartışabiliriz ama örgütlü insan toplumunun hayatta kalabilmesi için Green New Deal’in bir versiyonunun varlığı kesinlikle çok önemlidir. Bu onun bir parçası ve çok sayıda başka şeyler de var.
Örneğin, şu sıralarda Senatör Tom Cotton, Siyah Amerikalıların 400 yıl boyunca korkunç biçimde bastırılmasını inceleyen The New York Times 1619 dizisini kullanan okullara federal yardımın kesilmesini öneren bir kanun için bastırıyor. Bu dizinin yayınlanmış olması bile farkındalık ve bilinçteki değişikliğin büyük ve önemli bir işareti. Birkaç yıl önce bu hayal bile edilemezdi. Şimdi ise sağ kanadın, uygar toplum tehdidini daha gelişmeden ezdiğinden emin olmak istediği noktaya geliyor.

(Çeviri: Ayşen Tekşen) 

(Devamı gelecek…)