A3 Haber

Zizek: Covid krizi komünizm ve Çin korkusunu tetikledi ama komünizmi önlemenin en iyi yolu Çin’i izlemek…

Zizek: Covid krizi komünizm ve Çin korkusunu tetikledi ama komünizmi önlemenin en iyi yolu Çin’i izlemek…
Ekim 12
12:44 2020

Dünyaca ünlü sosyolog, kültür eleştirmeni ve felsefecisi, akademisyen Slavoj Zizek, RT’ye yayımlanan analizinde Covid-19 salgınının dünyayı nasıl değiştirdiğini ele almaya devam ediyor. Neoliberalizmin duvara toslamasıyla birlikte, kurulu düzende Soğuk Savaş döneminde bile olmayan büyüklükte bir komünizm korkusu başladı. Zizek analizinde, “Komünizm karşısında bu ani panik tepkisi neden? Salgın, küresel ısınma ve diğer sosyal krizlerin Çin’e tek süper güç olarak kendisinin kaldığını kabul ettirme fırsatı sağlayabileceği korkusu mu? Hayır, Çin günümüzün Sovyetler Birliği değil; komünizmi önlemenin en iyi yolu Çin’i izlemektir. Geçmişte Sovyetler Birliği “harici bir düşman”ken, bugün liberal demokrasilere yönelik tehdit dahilidir yani, toplumlarımızı kuşatan krizlerden oluşan bir patlayıcı karışımından kaynaklanır” diyor. Zizek’in analizini Ayşen Tekşen’in Türkçesiyle paylaşıyoruz.

Dünyanın her yerindeki müesses nizamlar, koronavirüs salgınının köklü sosyal sonuçlarının farkındalar. Liderlerin prensipte faşist olarak yorumlanabilecek strateji ve düşünceleri ileri sürdüğünü görüyor olmamızın nedeni de bu.

Eylül sonunda İngiltere medyasının yakaladığı bir hikaye, neredeyse kimsenin dikkatini çekmedi. The Guardian’ın bildirdiğine göre, “Hükümet, İngiltere’deki okullara yolladığı bir talimatla kapitalizmi sonlandırma arzusunu dile getirmiş olan kurumlardan kaynak kullanmamalarını istedi. İlişki, cinsellik ve sağlık müfredatını belirlemekle görevli okul yöneticileri ve öğretmenler için Perşembe günü yayınlanan Eğitim Daire Başkanlığı kılavuzu, kapitalizm karşıtlığını ‘uç bir politik duruş’ olarak sınıflandırdı ve Yahudi aleyhtarlığı, ifade özgürlüğüne muhalefet ve yasadışı faaliyetin desteklenmesiyle bir tuttu.”

Bildiğim kadarıyla, böylesine açık bir talimatın verildiği ilk örnek buydu; en karanlık Soğuk Savaş dönemlerinde bile böyle bir şey olmamıştı. Kullanılan sözcüklerin de altını çizmek lazım: “Kapitalizmi sonlandırma arzusu.” Bir niyet, bir plan, bir program bile değil ama sadece bir arzu –neredeyse her açıklamaya uyarlanabilecek bir terim (“Evet, söylemedin ama arzu ettiğin şey bu işte…”)

Ve elbette, sanki kapitalizmi sonlandırma arzusu kendi içinde Yahudi karşıtıymış gibi, (artık normal hale gelen) “Yahudi aleyhtarlığı” ilavesi de var. Yazarlar bu yasaklamalarının kendi içinde Yahudi aleyhtarlığı olduğunun farkında mı: Çünkü Yahudilerin özünde kapitalist olduğunu ima ediliyor?

Komünizm karşısında bu ani panik tepkisi neden? Salgın, küresel ısınma ve diğer sosyal krizlerin Çin’e tek süper güç olarak kendisinin kaldığını kabul ettirme fırsatı sağlayabileceği korkusu mu? Hayır, Çin günümüzün Sovyetler Birliği değil; komünizmi önlemenin en iyi yolu Çin’i izlemektir. Geçmişte Sovyetler Birliği “harici bir düşman”ken, bugün liberal demokrasilere yönelik tehdit dahilidir yani, toplumlarımızı kuşatan krizlerden oluşan bir patlayıcı karışımından kaynaklanır.
Sürmekte olan salgının toplumlarımızı nasıl komünizmle -hatta bazılarına göre komünizmin en kötü kısmıyla- özdeşleştirdiğimiz şeye doğru ittiğinin uç ama net bir örneğini ele alalım.

Alain Badiou, Dünyaların Mantığı (Logiques des Mondes) adlı kitabında antik dönem Çinli “hukukçulardan” Jakobenler yoluyla Lenin ve Mao’ya kadar geçerli olan devrimci adalet politikaları düşüncesini ayrıntılı olarak inceledi. Bu kavram dört momentten oluşur: İstenççilik (“nesnel” yasaları ve engelleri göz ardı ederek, insanın “dağları yerinden oynatabileceği” inancı), terör (acımasız bir düşmanı ezip geçme isteği), eşitlikçi adalet (bizi yavaş ilerlemek zorunda bıraktığı iddia edilen “karmaşık koşullara” anlayış göstermeden, hemen kabaca dayatılması) ve yine aynı derecede önemli olarak, halka güven.
Sürmekte olan salgın bizden bu dört özelliğin yeni bir versiyonunu icat etmemizi istemiyor mu?

İstenççilik: Muhafazakar güçlerin iktidarda olduğu ülkelerde bile devletin doğrudan sanayiye müdahale etmesi, açlığı önlemek ya da sağlık tedbirleri almak için milyarlar dağıtması gibi “nesnel” piyasa kurallarını açık biçimde ihlal eden kararlar alınıyor.

Terör: Liberaller korkularında haklılar. Devletler yalnızca yeni sosyal denetim ve düzenleme biçimlerini uygulamaya sokmakla kalmıyor, halktan da hastalığını saklayan aile üyeleri ve komşularını yetkililere bildirmelerini istiyor.

Eşitlikçi adalet: Sonunda bulunacak aşının herkes için ulaşılabilir olması ve dünya nüfusunun hiçbir bölümünün virüse kurban edilmemesi gerektiği -küresel olmayan tedavinin etkisiz olacağı- konularında genel bir uzlaşma söz konusu.

Halka güven: Salgın karşısındaki önlemlerden çoğunun ancak insanların tavsiyelere uyması halinde faydalı olacağını hepimiz biliyoruz. Bu konuda hiçbir devlet denetimi işe yaramaz.

Ama, salgının kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan ekonomideki kısmi sosyalizasyon bütün bunlardan çok daha önemlidir. Vaka sayısında sürmekte olan artış nedeniyle bu sosyalizasyon çok daha aciliyet kazanacaktır. Trump ve diğer popülistlerin “faşist” eğilimleri bu şekilde yorumlanmalı. Uzun zaman önce Walter Benjamin’in dediği gibi: “Her faşizmin ardında başarısız bir devrim vardır.”

Bu “faşist” eğilimler, müesses nizamın, salgının köklü sosyal sonuçlarının farkında olduğunun ve sessizce izlediğinin işaretidir. Müesses nizam, politik açıdan tam anlamıyla gelişmeden önce onları ezmeye çalışarak önleyici davranmaktadır.
Bir faşist olarak Trump’ı göz ardı etmek çok kolay olsa da temsil ettiği tehlike doğrudan faşizmden de kötüdür. Gençliğimde anlatılan bir Doğu Alman esprisini hatırlıyorum: Richard Nixon, Leonid Brezhnev ve Erich Honecker Tanrının huzuruna çıkar ve ülkelerinin geleceğini sorarlar. Nixon’a “2050 yılında ABD komünist olacak” der. Nixon döner ve ağlamaya başlar. Brezhnev’e “2050 yılında Sovyetler Birliği bir Çin eyaleti olacak” der. Brezhnev de dönüp ve ağlamaya başladıktan sonra Honecker sorar: “Benim sevgili Doğu Almanya’mda ne olacak?” Tanrı döner ve ağlamaya başlar…

Dünyamızda Trump ve benzerleri ağırlıkta olursa, aynı esprinin yeni versiyonlarını kolaylıkla düşünebiliriz. Putin, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Donald Trump aynı soruyla Tanrının karşısına çıkarlar. Tanrının Putin’e yanıtı: “Rusya Çin’in denetimine girecek” ve Putin dönüp ağlamaya başlar. Tanrının Xi’ye yanıtı “Çin toprakları Tayvan tarafından yönetilecek.” Xi de aynı tepkiyi verir. Sonunda Trump aynı soruyu sorduğunda Tanrı döner ve ağlamaya başlar…

Bugün elimizde olan şey güçlü otoriter devletler ile vahşi kapitalist dinamiklerin bir karışımı –ve bu yalnızca Çin’de de değil. En etkin kapitalizm biçimi Henry Farrell tarafından “ağ tabanlı otoriterizm” olarak adlandırılandır: Eğer bir devlet insanları yeterince gözetlerse ve makine öğrenimi sistemlerinin onların davranışını içermesine izin verirse, herkesin ihtiyaçlarını bir demokrasinin yapabileceğinden daha iyi şekilde karşılamak mümkündür. Burada Xi, Putin ve Trump ele ele verir.

Gelinen noktada biri kısa ve diğeri de uzun vadeli olmak üzere iki sonuç kendini dayatır. Kısa vadeli olanı, Alexandria Ocasio-Cortez’in de belirttiği gibi, liberal merkezin bunu yapmak için çok zayıf ve kararsız olduğu günümüzde “burjuva” demokrasisini korumak görevini (geriye ne kaldıysa) radikal solun üstlenmek zorunda kalmasıdır. “Yazıklar olsun onlara; artık savaşlarını bile bizim yapmamız gerekiyor!”

Trump’ın kışkırtıcı tuhaflıklarından sıkılan liberaller Michael Sandel’ın sunduğu püf noktasını kaçırıyorlar: Trump bir diktatör değil, sadece televizyonda diktatörü oynuyor ve biz de onun yardımcı oyuncuları rolünü üstlenmemeliyiz. Diktatörce aşırılıkları ve kışkırtmalarıyla gizlediği başarısızlıklarına odaklanmak yerine onu bir tür faşist olarak eleştirdiğimizde yaptığımız şey onun yardımcı oyunculuğudur. Trump’ın tipik stratejisi, geniş kesimlerin dikkatini çeken liberal öfkeyi kışkırtmak ve sonra da, genel olarak halkın gözünden uzakta, çalışanların haklarını kısıtlayan vb. önlemler dayatmaktır.

Ve ikinci sonuç? Ekim 2019’da Şili’de yükselen protestolar sırasında duvarda “Başka bir dünyanın-sonu mümkün” yazan bir grafiti vardı. Kıyamet senaryolarına kafayı takan müesses nizama yanıtımız bu olmalı. Evet, yaşlı dünyamız yolun sonuna geliyor ama tek seçenek sizin öngördükleriniz değil: Başka bir dünyanın-sonu da mümkün.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)