A3 Haber

Slavoj Zizek: İsrailliler, devletlerinin Batı Şeria’da yaptıklarından utanç duymalı

Slavoj Zizek: İsrailliler, devletlerinin Batı Şeria’da yaptıklarından utanç duymalı
Haziran 10
11:29 2021

Dünyaca ünlü sosyolog, kültür eleştirmeni ve felsefecisi, akademisyen Slavoj Zizek rt.com’da yayımlanan analizinde, İsrail-Filistin çatışmalarını değerlendirdi. İsraillilerin, devletlerinin Batı Şeria’da yaptıklarından utanç duyması, gerçek anlamda İsrail’e ait olduklarının göstergesi olur” diyen Zizek’in bu yazısını Ayşen Tekşen’in çevirisiyle sunuyoruz.

Arap-İsrail gerilimindeki son tırmanış, en azından, kendi başlarına bırakılan ve saldırıya uğradıklarında daha üst bir kuruma başvuramayan Filistinliler için İsrail’de hukukun üstünlüğünün parçalanmakta olduğunu gösteriyor.

Bazen Slovenya hükümeti, onun vatandaşı olmaktan çok utandığım şeyler yapar. Bu ayın başında, (Avusturalya ve Çek Cumhuriyeti’yle birlikte) İsrail’le dayanışma amacıyla hükümet binalarına milli bayrak ve AB bayrağının yanı sıra İsrail bayrağı asmaya karar vermesi de bu anlardan biriydi. Resmi açıklama, İsrail’in Gazze’den gelen roket saldırıları altında olduğu ve kendisini koruması gerektiği şeklindeydi –her zamanki karşılıklı itidal çağrıları olmadan yalnızca açık bir suç tayini.

Ama İsrail-Filistin anlaşmazlığında şu anda yaşanan tırmanış Gazze roketleriyle başlamadı; İsrail’in bir kez daha Filistinli aileleri tahliye etmeye çalıştığı Doğu Kudüs’te başladı. Filistinlilerin öfkesini anlamak zor değil: Çünkü 1967 Altı Gün Savaşı’nı izleyen 50 yılda kimliksiz, kendi topraklarında sığınmacı olarak bir tür Araf gibi Batı Şeria’ya sıkışıp kaldılar.
Bu uzatma İsrail’in çıkarınadır: Batı Şeria’yı istiyor ama onu doğrudan topraklarına katmak istemiyorlar çünkü öyle yaparlarsa orada yaşayan Filistinlileri İsrail vatandaşı yapmaları gerekecek. Dolayısıyla durum uzayıp gidiyor ve zaman zaman Filistinli bir katılımcının mükemmel biçimde tarif ettiği görüşmelerle kesintiye uğruyor: İki taraf da ortada bir pizzanın olduğu bir masanın iki tarafına geçiyor ve pizzayı nasıl böleceklerini görüşürken bir taraf sürekli onu yiyor.

Hamas, Batı Şeria’daki protestocu Filistinlilerle dayanışmanın bir göstergesi olarak İsrail’e roket saldırısı başlattığında, (kınanması gereken) bu eylem Netanyahu’nun siyasi puan kazanması için mükemmel bir zemin görevi görebilirdi: İsrail’in etnik temizliğine karşı hakikaten umutsuz bir protesto eylemi, İsrail’in roket saldırılarına yanıt vermesiyle bir diğer Hamas-İsrail çatışması haline geldi. Ama Netanyahu’nun İsrail’deki sivil itaatsizliğin Gazze roketlerinden daha büyük bir tehdit olduğunu kabul etmesi gerekti. İsrail şehirlerindeki Yahudi-Arap şiddet “anarşisini” kınadı.

Protestoların odak noktalarından biri, Tel Aviv’in güneydoğusunda, güçlü Filistinli varlığına sahip Lod şehridir. Lod belediye başkanı olayları bir “iç savaş” olarak tanımladı. Her iki tarafın çeteleri bireylere, ailelere, dükkanlara doğrudan linçe varan ölçülerde şiddet uyguluyor.

Cumartesi günü, Guardian şu haberi geçti: “Sıklıkla silahlı olarak ve polisin gözü önünde faaliyet gösteren aşırı sağcı Yahudi İsrailliler bu hafta iki halkın birlikte yaşadığı karma alanlara geçtiler. Online bir Yahudi üstünlükçülüğü grubun paylaştığı mesajlarda Yahudiler Lod’a akın etmeye çağrıldı. Mesajlardan birinde ‘kişisel koruma aracınız olmadan gelmeyin’ diyordu.” “Kamu güvenliği bakanı Amir Ohana, Çarşamba günü ‘silah taşıyan yasaya bağlı vatandaşlar’ yetkililer için bir destektir diyerek kural tanımazlığı cesaretlendirdi. Bu açıklamaları, Lod’da silahlı bir Yahudi şüphelinin bir Arap’ı öldürmekle suçlanmasından sonra gerçekleştirdi. Bakan, hiçbir delil sunmadan bunun nefsi müdafaa olduğunu söyledi.”

Durumun en tehlikeli yanı, İsrail polisinin yansız bir kanun ve kamu güvenliği temsilcisiymiş gibi davranmaya tenezzül bile etmemesidir; Lod’da İsrail bayrakları sallayan aşırı sağcı Yahudi mafyasını alkışladıkları bildirildi.

Kısacası, en azından Filistin vatandaşları için İsrail’de hukukun üstünlüğü parçalanıyor –kendi başlarına, yalnız bırakıldılar; saldırıya uğradıklarında, müdahale etmesi için daha üst bir kuruma başvuramazlar. Bu rezil durum sadece son yıllarda İsrail’de olup bitenlerin bir sonucudur: (Utanmazcasına, İsrail’in Batı Şeria’da “tam egemenliği” olarak adlandırdıkları şeyi iddia etmek ve orada yaşayan Filistinlilere istenmeyen istilacılar olarak davranmak isteyen) ırkçı aşırı sağ, aleni biçimde giderek daha fazla meşru kabul ediliyor ve kamusal siyasi söylemin bir parçası haline geliyor. Bu ırkçı duruş her zaman İsrail’in de facto temeli olmuş ama hiçbir zaman kamu önünde kabullenilmemiştir; bu sadece, resmi konumları daima (en azından, yakın zamana kadar) iki devletli çözüm olan ve uluslararası yasalara ve yükümlülüklere saygılı İsrailli politikacıların -herkes tarafından bilinmesine rağmen- gizli motivasyonuydu.

Artık bu yasaya saygılı görünüm erimeye başladığına göre, şimdi gördüğümüz gerçekliğin başından beri dış görünümün ardındaki hakikat olduğunu söylemek yeterli değildir. Dış görünümler önemlidir; bizi belli bir şekilde davranmaya zorlarlar –dolayısıyla, dış görünüm olmadığında davranış biçimimiz de değişir. Kamusal dış görünüm ile onun ardındaki karanlık gerçek arasındaki mesafe, İsrail’in kendisini Arap kökten dinciliğinin aksine çağdaş bir hukuk devleti olarak göstermesini sağladı ama dini köktenci ırkçılığın kamu önünde kabullenilmesiyle artık Filistinliler seküler tarafsızlık gücü haline gelirken İsrailliler dini köktenciler gibi davranıyor.

İsrail’de olaylardaki bu tırmanışa daha geniş bağlamda baktığımızda, tablonun bütünü daha da karanlık görünüyor: önce Fransa’da, sonra ABD’nde askeri yetkililer ve emekli generallerden oluşan oldukça önemli bir grup, milli kimliğe ve ülkelerindeki yaşam biçimine yönelik tehdit konusunda uyarı mektupları yayınladılar. Fransa’da yayınlanan mektup devletin İslamlaşmaya karşı hoşgörüsüne saldırıyor ve Amerika’daki de Biden yönetiminin “sosyalist” ve “marksist” politikaları konusunda uyarıyordu. Silahlı kuvvetlerin siyasetten uzak olma özelliğine ilişkin söylence ortadan kalkmıştır: ordunun önemli bir bölümü ulusalcı ajandayı destekler. Kısacası, şu anda İsrail’de olup biten şey küresel bir eğilimin parçasıdır.
Ama bütün bunlar Yahudi kimliği için ne anlama gelir? Soykırımdan sağ kurtulanlardan birinin dediği gibi, “Geçmişte bir Yahudi aleyhtarı sadece Yahudileri sevmeyen biriydi; şimdi bir Yahudi aleyhtarı Yahudilerin sevmediği biri.” Yahudi Aleyhtarlığı ve Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketi üzerinde yakında Der Spiegel’de yayınlanan bir konuşmanın başlığı şöyleydi: “Wer Antisemit ist, bestimmt der Jude und nicht der potenzielle Antisemit” (Bir Yahudi Aleyhtarının kim olduğunu potansiyel Yahudi Aleyhtarı değil Yahudi belirler.) Tamam, mantıklı geliyor; kendi kurban statüsüne kurbanlar karar vermeli. Bu, tecavüze uğradığını iddia eden bir kadın için geçerliyse Yahudiler için de geçerli olmalı. Ama burada iki sorun var: (1) Topraklarını çalanın ve onları temel haklarından yoksun bırakanın kim olduğunu belirlemesi gereken Batı Şeria’daki Filistinliler için de aynı şey geçerli değil mi? (2) Kimin Yahudi aleyhtarı olduğunu belirleyen “Yahudi” kim? BDS’yi destekleyen ya da en azından, İsrail Devletinin Batı Şeria politikalarına ilişkin kuşkuları olan oldukça yüksek sayıda Yahudi ne olacak? Resmi duruşun ima ettiği şey, onların ampirik olarak Yahudi olmalarına karşın “daha derin” anlamda Yahudi olmadıkları, Yahudi kimliğine ihanet ettikleri değil mi? (Bir keresinde sadece “Yahudiler” sözcüğünü kullandığım için Yahudi aleyhtarı olduğum gerekçesiyle şiddetli saldırıya uğradım.)

İtalyan tarihçi Carlo Ginzburg, bir insanın o ülkeye ait olduğunun gerçek göstergesinin ona duyduğu sevgi değil ama onun adına utanması olabileceği kavramını ileri sürdü. Soykırımdan kurtulan yüzlerce insan ve onların torunlarının 2014 yılında Saturday’s New York Times’a bir ilan vererek “Gazze’de Filistinlilerin katledilmesi ve tarihi Filistin’in süregelen işgali ve sömürgeleştirilmesi” olarak söz ettikleri şeyi kınamaları böyle bir utancın en üstün örneğidir. Açıklamaları “Filistinlilerin aşırı, ırkçı biçimde canavarlaştırılmasının İsrail toplumunda artık doruk noktasına ulaşmasından endişeliyiz” diyordu.

Belki bugün bazı İsrailliler, yine İsraillilerin Batı Şeria’da ve bizzat İsrail’de yaptıklarından utanç duymak için gereken cesaretlerini toplarlar –elbette, Yahudi olmaktan utanma değil tam aksine, Batı Şeria’daki İsrail politikalarının çok değerli Musevilik mirasına yaptıklarından utanma anlamında.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)