A3 Haber

29 yıl önce katledilen Mumcu’nun hiç yayımlanmamış çarpıcı değerlendirmesi, bugüne ışık tutuyor

29 yıl önce katledilen Mumcu’nun hiç yayımlanmamış çarpıcı değerlendirmesi, bugüne ışık tutuyor
Ocak 24
09:10 2022

Gazeteci-yazar Uğur Mumcu tam 29 yıl önce bugün, 24 Ocak 1993’te otomobiline konulan bombayla katledildi. Mumcu’nun kamuoyuna hiç yansımamış devlet, yargı ve 1961 Anayasası değerlendirmesi, bugün Cumuriyet gazetesi tarafından paylaşıldı.

Cumhuriyet gazetesi, bugünkü sayısında Uğur Mumcu’nun bugüne dek kamuoyuna yansımamış, arşivlerin tozlu raflarında kalmış bir değerlendirmesini okurlarıyla paylaştı. Mumcu’nun, 1970’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde idare hukuku asistanı olduğu dönemde kaleme aldığı ve aynı fakültenin dergisinde yayımlanan “Türk Hukukunda İptal Kararlarının Yerine Getirilmesi ve Sorumluluk” adlı geniş makalesinde yer alan “devlet, 1961 Anayasası ve yargı bağımsızlığı” konularına ilişkin bölümleri, bugün Türkiye’deki baskıcı iktidarın uygulamaları açısından ders niteliğinde düşünceler içeriyor.

Mumcu’nun makalesindeki ilgili bölümlerin özeti şöyle:

  • Devlet, biçimsel tanımı ile kurumlar ve kurullar bütünüdür. Devletin işleyiş koşulları, Anayasa ve yasalarca saptanmıştır. Devlet, organ ve kurumlarının bir amaç için birlikte çalışmaları koşulunda, barışçı bir düzen kurabilir. Organlar birbirlerini reddederlerse, demokratik düzenin ya kuruluşunda ya da işleyişinde bir eksiklik var demektir. Bu eksiklik ya da yanlışlık, yakından izlenip, yeni çözüm yolları bulunmaz ise, demokratik hukuk devletinin geleceğinden umutlu olmamak gerekir.

Üstün iktidarın sınırlandırılması

  • Devlet, ülke içerisinde, kamu kudreti kullanan en üstün iktidar demektir. Bu üstün iktidarın, yasa yolu ile sınırlandırılması, görülmektedir ki, ancak demokratik geleneği köklü toplumlarda mümkün olabilmektedir. Bu “üstün iktidar”, devletin bütün olanaklarını bu üstünlüğün gereklerine göre kullanmak eğilimindedir. Bu olanakların amaca elverişli olmadığı koşullarda devlet organları arasında bir çatışma başlamakta; yetki alanları, egemen güce göre genişleyip daralmaktadır. İdari yargının, hukuk devletinin temellerinden biri olduğu burada bütün önemi ile anlaşılmaktadır. Çünkü bir bütün olarak alındığında, devlet gücü, kendi otoritesini ve “üstün iktidarını” yine kendi kuralları ile sınırlamaktadır. İşte iptal davaları, bu egemen gücün, kendi kuralları ile ortaya çıkardığı sınırlamaya ne ölçüde uyup uymadığının saptanmasında son derecede elverişli bir araç olmaktadır. Hukuk devletinin gerektirdiği sınırlamalar, ancak iptal davaları ile bir anlam kazanmaktadır.
  • 1789 Burjuva Devrimi’nin, siyasal yaşantıya getirdiği en önemli kavramlardan biri “millet egemenliği”dir. Fransız düşünürü Rousseau’nun geliştirdiği ve Fransız İhtilâli’nin evrensel kaynaklarından biri olan bu öğretiye göre, “millet” kendisini oluşturan bireylerin dışında, hukuksal ve siyasal bir gerçektir. Bu kişiliğin iradesi, yurttaşların tek tek iradeleri dışında, ayrı bir değere ve niteliğe sahiptir. Bu kavram, bir siyasal ideoloji olarak, bütün klasik demokrasileri etkilemiştir. 1789 Devrimi’nden bu yana birçok siyasal bildiri ve Anayasada, egemenliğin “millet”te olduğu ve bu egemenliğin, hiç kimse tarafından “millet”e dayanmaksızın kullanılamıyacağı belirtilmiştir. 1789 Devrimi’nde “millet” kavramı, devleti ihtilal yolu ile geçiren burjuvasının siyasal rengini taşımakta ve egemenlik bu siyasal renge göre bir anlam kazanmaktaydı.

Millet egemenliği

  • 1961 Anayasası, 1924 Anayasası gibi, “millet egemenliği” öğretisinden etkilenmiştir. 1924 Anayasasında millet egemenliği sadece TBMM kullanılabilirken, 1961 Anayasası bu konuda değişik bir sistem kabul etmiştir. Anayasanın 4. maddesine göre: “Egemenlik, kayıtsız, şartsız Türk milletinindir. Millet egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette, belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiç kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”
  • 1961 Anayasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, “millet” adına egemenlik yetkini kullanacak “tek” organ olarak görmemekte; egemenliğin “anayasanın koyduğu esaslara” göre kullanılacağını belirtmektedir. Genel oy ile seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisi, “millet egemenliği”ni kullanacak organlardan sadece “bir tanesi”dir. Egemenliğin kullanılışı, Devletin öteki organları ile bölüşülmüştür. Bu çözüm yolu “genel oya bir güvensizlik” olarak yorumlanabilir. 1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 devriminin getirdiği bir hukuksal belgedir. Sayın Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın belirttiği gibi “1961 Anayasasını 27 Mayıs hareketi getirmiştir ve Anayasa o hareketin değerleri içinde, onun atmak istediği temeller üzerinde ayakta tutulmalıdır.”
  • 1961 Anayasası, 27 Mayıs devrimine egemen olan siyasal görüşleri ve kuşkuları taşımaktadır. Anayasayı “… rejim sorunlarının da ötesinde Türk toplumunun oluşumuna doğru bir teşhis koyabilmek…” için “… Türkiyenin yakın tarihindeki gelişmelerin sonucunda…” ortaya çıkmış ve bu gelişmelerin “ürünü” olan bir belge olarak kabul etmek gerekir.
  • 1961 Anayasası’nın bir “tepki anayasası” olarak adlandırılmasının nedenini, 27 Mayıs ihtilaline egemen olan düşüncelerde aramak gerekir.
  • Bu tepki, özellikle “genel oy”un yarattığı sakıncalar üzerinde toplanmaktadır. 1961 Anayasası, “kuvvetli icra” yerine “yargı üstünlüğü”ne dayanan bir “kuvvetler dengesi” getirmiştir. Egemenlik “anayasanın koyduğu esaslara göre” kullanılacaktır. Egemenliğin kullanılış biçimi, organları ve yönü, Anayasal sınırlar içerisinde olacaktır. Bunun dışına taşan her yetki “kaynağını anayasadan almayan” devlet yetkileri kapsamına girer.

Yargı bağımsızlığı

  • Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin temellerinden biridir. Bu bağımsızlık, Türk milleti adına verilen kararların, kararın alınmasından uygulanmasına kadar tüm bağımsız olması; yargısal aşamalarda, yargı dışı güçlerin, bu kararların alınmasında ve uygulanmasında, kararın özünü zedeliyecek işlem ve eylemlerde bulunmaması demektir. Kararın alınmasını güçleştirici ya da kararın yerine getirilmesini önleyici bütün davranışlar öncelikle “kaynağını anayasadan almayan” bir “yetki”nin “Türk Milleti” adına değil, kesinlikle fiili (eylemsel) nitelikte bir “devlet yetki”sinin hukuk dışı olarak kullanılması anlamındadır.