A3 Haber

Mahfi Eğilmez yazdı: “Türkiye, milyonlarca göçmenle beraber 2012’den geriye gitti”

Mahfi Eğilmez yazdı: “Türkiye, milyonlarca göçmenle beraber 2012’den geriye gitti”

Mahfi Eğilmez yazdı: “Türkiye, milyonlarca göçmenle beraber 2012’den geriye gitti”
Ağustos 15
11:32 2022

Mahfi Eğilmez, kişisel blogundaki yazısında AKP iktidarının ekonomik performansını değerlendirdi.

İktisatçı Mahfi Eğilmez, kişisel blogunda kaleme aldığı “Ütopyadan Distopyaya” başlıklı son yazısında, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi yönetimine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

AKP iktidarında yaşanan 20 yılı özetleyen Eğilmez, “Türkiye, bu dönemde hukuktan demokrasiye, özgürlüklerden eğitime, seçimlerin güvenilirliğinden dış politikaya kadar sosyal ve siyasal alanlardaki bütün uluslararası endekslerde 2012’ye göre geriye gitmiş, üstelik milyonlarca göçmenin yerleşmesi sonucu sosyal sorunları daha da artmıştır” dedi.

Eğilmez, “AKP, iktidara geldikten sonra IMF programının, AB ile tam üyelik müzakerelerinin ve olumlu dış konjonktürün de desteğiyle ekonomiyi yukarı çıkarmış ve bu olumlu görünüme dayanarak 2012 yılında cumhuriyetin 100. Kuruluş yıldönümü olan 2023 yılını hedef alan bir ütopya geliştirmişti. Ne var ki bugün geldiğimiz aşamada söz konusu ütopya tam anlamıyla bir distopyaya dönüşmüş bulunuyor” ifadelerini kullandı.

Mahfi Eğilmez’in kendi internet sitesinde yayımladığı yazı şu şekilde:

Ütopya, içinde bulunduğumuz dönemde, gerçekleşmesi imkânsız ideal toplum tasarımını anlatmak için kullanılan bir sözcüktür. Yunanca, olmayan yer anlamındaki ou, mükemmel anlamındaki eu ve ülke anlamındaki topos sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle türetilmiş bir sözcüktür. Rönesans dönemi İngiliz filozof, hukukçu ve devlet adamı Thomas More’un (1478 – 1535) Ütopya adını verdiği eserinden sonra yaygın biçimde bilinir ve kullanılır olmuştur. Bilinen en ünlü ütopyalar: Platon’un Devlet’i, Farabi’nin El Medinetül Fazıla’sı, Thomas More’un Ütopyası, Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi, Francis Bacon’ın Atlantis’idir.

Olumsuz ütopyalara distopya adı veriliyor. Distopik bir toplum olarak anlatılan toplumlarda otoriter – totaliter baskıcı bir sistem egemendir. Yunanca kötü, hastalıklı anlamına gelen dysidis ile olmayan yer anlamındaki ou sözcüğünün birleşmesiyle türetilmiş bir sözcüktür. Distopya sözcüğünü ilk kez İngiliz iktisatçı, filozof ve siyasetçi John Stuart Mill, kötü bir yer anlamında kullanmıştır. Distopik öykülerde genellikle gelecekte ortaya çıkacağı tahmin edilen olumsuzlukları içeren toplumsal yapılar anlatılır. Distopik öykülerin en bilinenleri: George Orwell’in 1984’ü, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i, Suzanne Collins’in Açlık Oyunları serisi ve James Dashner’in Labirent’idir.

Her ne kadar gerek ütopya gerekse distopya, olmayan yerlerde geçen öyküler gibi görünse de zaman zaman o öykülerde geçen yerler ve olaylar gerçek yaşamda karşımıza çıkabiliyor. Mesela Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet bir ütopyayı gerçeğe dönüştürme çabasıydı. Kadın haklarından laikliğe, eğitimden sanayileşmeye, hukukun üstünlüğünden sanatın ve kültürün yüceltilmesine kadar aydınlanmanın ve çağdaşlığın gereklerini yerine getirerek gelişmiş ülke olma yolunda yürümeye başladı. Bu yürüyüş 1940’lara kadar belirli bir tempoyla devam etti. Türkiye, dünyada itibar gören, örnek alınan bir ülke olmuştu. Ütopya gerçekleşecek gibi görünüyordu. Ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonra ütopyayı gerçeğe dönüştürme idealinden uzaklaşma başladı ve bu uzaklaşma hızlanarak devam etti.

AKP iktidara geldiğinde dünyada toplam GSYH 35 trilyon dolar, kişi başına gelir 5.630 dolardı. Aynı yıl Türkiye 240 milyar dolarlık GSYH’ye ve 3,617 dolar kişi başı gelire sahipti. Türkiye’nin GSYH’si dünya GSYH’sinin yüzde 0,7’sine eşitti, kişi başına geliri de dünyadaki ortalama kişi başına gelirin yüzde 64’üne eşitti. AKP iktidara geldiğinde, Türkiye, IMF ile birlikte ‘güçlü ekonomiye geçiş programı’ uyguluyor ve IMF’den hem para hem de program desteği alıyordu. 2008 yılında küresel kriz başladığında dünya GSYH’si aşağı yukarı ikiye katlanarak 64 trilyon dolara, Türkiye’nin GSYH’si de 771 milyar dolara yükselmişti. Aynı yıl dünyada ortalama kişi başına gelir 9.567 dolar, Türkiye’de kişi başına gelir 10.778 dolardı. Buna göre Türkiye’nin GSYH’si dünya GSYH’sinin yüzde 1,20’sine, Türkiye’nin kişi başına geliri de dünya kişi başına gelirinin yüzde 126’sına denk geliyordu. Uygulanan IMF programı, Avrupa Birliği (AB) ile tam üyelik müzakerelerinin yarattığı yabancı sermaye girişinin de desteğiyle Türkiye açısından ciddi bir sıçrama ortaya çıkarmış ve Türkiye orta gelir tuzağından çıkış işaretleri vermeye başlamıştı.

AKP’nin bu ilk dönemi, dünyada likidite bolluğunun, büyüme artışının ortasına denk gelmiş ve IMF programıyla da desteklenince önemli bir başarıya yol açmıştı. Bu dönemde 60 milyar doların üzerinde özelleştirme geliri elde edilmiş AB müzakerelerinin yarattığı ivmeyle ciddi tutarda yabancı sermaye girişi sağlanmıştı.

2008 yılının Mayıs ayında IMF programının süresi tamamlandı ve AKP iktidarı IMF ile devem edilmeyeceğini, aynı programı kendi başlarına yürüteceğini açıkladı. Bu sıralarda Türkiye ile AB arasında sıkıntılar, farklılıklar baş göstermeye, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye miktarlarında düşüşler ortaya çıkmaya başladı. Aynı yılın ikinci yarısında ABD’de başlayan küresel krizle birlikte önce ABD Merkez Bankası (Fed) ardından İngiltere ve Avrupa Merkez Bankaları, en sonra da Japonya Merkez Bankası parasal genişlemeye gittiler. Böylece dünyada son derecede büyük bir likidite bolluğu oluştu. Bu yeni gelişme, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ekonomilere dış kaynak girişini artırdı. Bu büyük dalganın etkisiyle 2014 yılına gelindiğinde dünya GSYH’si 79,3 trilyon dolara, dünya ortalama kişi başına geliri 11.013 dolara yükselmişti. Aynı yıl Türkiye’nin GSYH’si de 957,5 milyar dolara kişi başına ortalama geliri de 12.079 dolara yükselmişti. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’si içindeki payı yüzde 1,21, kişi başına geliri de dünya ortalamasının yüzde 110’una denk geliyordu. Türkiye, hala iyi durumdaydı ve doğru politikaları izlerse orta gelir tuzağından kurtulabilecek gibi görünüyordu.

Bu tarihte Fed, parasal genişlemeyi yavaşlatmaya başladı. Diğer büyük merkez bankaları da onu izleyeceklerini açıkladılar. Henüz ortada faiz artışları olmadığı halde bu açıklamalar gelişmekte olan ülkelerden kaynak çıkışlarını başlattı. Bu ülkelere giden başta portföy yatırımları olmak üzere yatırımlar çıkmaya ve ülkelerine geri dönmeye başladılar.

Türkiye, böyle bir ortamda dış yatırımları çekebilmek için AB ile ilişkilerini düzeltmeye ve yapısal reformlara girişmeye yönelmesi gerekirken ters yönde ilerlemeye (yani gerilemeye) başladı. Ters yönde başlayan bu gidişin zirvesi 2018 yılından itibaren başkanlık sistemine geçiş oldu. Bu tarih, ilginç bir biçimde, AKP açısından düşüşün başlama aşamasıdır. 2018 yılında dünya GSYH’si 86,1 trilyon dolara ve ortalama kişi başına dünya geliri 11.329 dolara yükselirken, Türkiye’nin GSYH’si 779,7 milyar dolara, ortalama kişi başına geliri de 9.508 dolara gerilemişti. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’sindeki payı yüzde 0,96’ya düşerken kişi başına gelir de dünya ortalamasının yüzde 84’üne gerilemişti. Türkiye’nin geriye gidişi izleyen dönemde hızlanarak devam etti. 2022 yılı için dünya GSYH’si 103,9 trilyon dolar, dünya kişi başına geliri 12.988 dolar, Türkiye GSYH’si 750 milyar dolar, kişi başına geliri de 9.000 dolar olarak tahmin ediliyor. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’sindeki payı yüzde 0,72’ye gerilerken Türkiye’de kişi başına gelirin dünya kişi başına gelir ortalamasına oranı da yüzde 70’e düşecek gibi görünüyor.

2022 yılı, bu tahminlerin gerçekleşmesi halinde Türkiye açısından 20 yıl sonra başladığımız yere (dünyadaki payımız yüzde 0,7) geri dönüş yılı olacaktır. Oysa AKP, 2023 hedeflerini açıkladığı 2012 yılında yeni bir ütopyayı tanımlamıştı. Aşağıdaki tablo bu hedefleri ve gerçekleşmeyi gösteriyor:

Tablodan görüleceği gibi 2023 yılı için konulan hedeflerden hiçbiri tutmamış, tam tersine, ihracat dışında bütün hedeflerde başlangıç noktasından daha da geriye gidilmiş.

Burada ekonomik göstergeleri ele alarak yaptığımız şey görünür durumun değerlendirmesidir. Türkiye bu 20 yılın sonunda bütün kamu kurumlarını satmış, dış borç toplamını 450 milyar dolara yükseltmiş, rezervlerini eksiye düşürmüş, dünyanın en riskli ekonomilerinden birisi konumuna gelmiş, AB ile üyelik umutlarını neredeyse tümüyle yitirmiş durumdadır. Türkiye, bu dönemde hukuktan demokrasiye, özgürlüklerden eğitime, seçimlerin güvenilirliğinden dış politikaya kadar sosyal ve siyasal alanlardaki bütün uluslararası endekslerde 2012’ye göre geriye gitmiş, üstelik milyonlarca göçmenin yerleşmesi sonucu sosyal sorunları daha da artmıştır.

Özetle söylemek gerekirse AKP, iktidara geldikten sonra IMF programının, AB ile tam üyelik müzakerelerinin ve olumlu dış konjonktürün de desteğiyle ekonomiyi yukarı çıkarmış ve bu olumlu görünüme dayanarak 2012 yılında cumhuriyetin 100. Kuruluş yıldönümü olan 2023 yılını hedef alan bir ütopya geliştirmişti. Ne var ki bugün geldiğimiz aşamada söz konusu ütopya tam anlamıyla bir distopyaya dönüşmüş bulunuyor.  “

About Author

Hande Turan

Hande Turan

Related Articles

TÜM HABERLER