A3 Haber

Fransız sosyolog Bruno Latour: Bu, içeriden yükselen küresel bir felaket

Fransız sosyolog Bruno Latour: Bu, içeriden yükselen küresel bir felaket
Haziran 19
10:01 2020

Aktör Ağ Teorisi’nin (Actor Network Theory) kurucularından Fransız sosyolog ve düşünür Bruno Latour, Gaia ilkesini, hakikat-sonrası sorunlarını ve koronavirüsün düşünceleri yaymak için nasıl model oluşturduğunu anlattı. The Guardian’dan Jonathan Watts’ın sorularını yanıtlayan Bruno Latour ile yaptığı söyleşiyi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz.

Latour, sokağa çıkma yasağının ilk günlerinde bir yazı yazdı. Yazısında, “Koronavirüsün bize öğrettiği ilk şey aynı zamanda en şaşırtıcı olandır: Birkaç hafta içinde bir ekonomik sistemi dünyanın her yerinde askıya almanın mümkün olduğunu kanıtladık” diyordu.

O günden beri en az 12 dile çevrilen yazı, bu deneyimden ders almamız halinde dünyanın nasıl da farklı bir yer olabileceğini hayal etmek için pek çok insana ilham verdi.  Ayrıca, Paris Institute of Political Studies’in (Sciences Po) onursal profesörünün çağımızın en etkili düşünürlerinden biri olarak şöhretini pekiştirdi.

Salgının toplumlarımızı yeniden biçimlendirmesi nasıl oldu?

Bazıları bunun doğanın intikamı olduğunu söylüyor. Çok aptalca. Tıp tarihini incelemiş olan herkes, bir virüsün bir toplumun tümüyle farklı hissetmesini sağlayabildiğini bilir. Büyük bir öğrenme eğrisi üzerindeyiz. Bu devasa bir deney. Savaş ya da deprem gibi dışarıdan değil ama içeriden gelen küresel bir felaket. Virüsler tamamen içimizde. Onları tümüyle dışarı atamayız. Onlarla birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz.

Salgının başlangıcında herkesten kendisine şu soruyu sormasını istediniz: Karantina döneminden neyi korumak ve neyi değiştirmek istersiniz. Artık bu sorular dünyanın her yerinde soruluyor. Bu ilgi sizi şaşırttı mı?

Tinsel biri olmasanız bile, karantina herkesi bir tür içe çekilmeye, bir tefekkür anına zorladı. Bu oldukça alışılmadık bir şeydi. Sözünü ettiğiniz sorular sağaltıcıydı. Çaresizce eve hapsolmuş insanlara daha iyi bir geleceği nasıl kuracaklarını düşünme fırsatı verdi.

Bir düşünce de hastalık gibi yayılabilir mi?

Covid bize bir bulaşma modeli verdi. Yalnızca bir ağızdan diğerine geçerek bir şeyin, ne büyük bir hızla küresel hale gelebildiğini gösterdi. Bu, ağ kuramının inanılmaz bir sunumudur. 40 yıldır sosyologları buna ikna etmeye çalışıyordum. Bu kadar haklı olduğum için üzgünüm. Bu durum, kişisel ve kolektif olanı iki ayrı seviye olarak düşünmememiz gerektiğini gösteriyor. Büyük iklim sorunları bireylerin kendilerini küçük ve güçsüz hissetmelerine neden olabilir. Ama virüs bize bir ders verir. Bir ağızdan diğerine yayarsan, hızla dünyayı kaplayabilirsin. Bu bilgi bizi yeniden güçlü kılabilir.

Çok sayıda ülke artık karantinayı gevşetiyor. Bu tefekkür anından ne çıkmasını bekleyebiliriz?

Salgın neyin gerekli ve neyin mümkün olduğu tartışmasını yeniden başlattı. Bizi neyin yararlı ve neyin yararsız olduğuna karar vereceğimiz bir konuma yerleştirdi. Bu seçenek daha önce yoktu. Her şey bir tsunami gibi acımasız göründü. Şimdi anlıyoruz ki bu doğru değil. Olayların iki yüzü olduğunu görebiliyoruz. Hangi işlerin gerekli hangilerinin çöp olduğunu görebiliyoruz. Bu ne kadar sürer bilmiyorum. Üç ay içinde her şeyi unutmuş da olabiliriz. Bu, ekonomik krizin ne kadar sertleşeceğine bağlı. Öğrencilerimden duyduklarıma bakarak, ekonomik sorunun büyüklüğü beni ürkütüyor.

Sizin sorunuzu size soracak olursam: Neyi değiştirirdiniz?

Şu anda ihtiyacımız olan şey yalnızca üretim sistemini düzenlemek değil, ondan tümüyle kurtulmak. Bu her şeyi ekonomi temelinde şekillendirme düşüncesinin insanlık tarihinde bir ilk olduğunu unutmamalıyız. Salgın bize gösterdi ki ekonomi, yaşamı düzenlemenin ve kimin önemli kimin önemsiz olduğuna karar vermenin çok dar ve kısıtlı bir yoludur. Bir şeyi değiştirebilme şansım olsaydı, üretim sisteminden kurtulmak ve onun yerine bir siyasal ekoloji kurmak isterdim.

Salgına verilen tepki, insanın iklim ve doğa kriziyle başa çıkma becerisi konusundaki iyimserliğinizi azalttı mı arttırdı mı?

Kötü adamlar ne istediklerini bilme konusunda daha net ve daha örgütlüler. Kalkıştığımız savaş zor bir mücadele. Sorun bizim güçsüz olmamız değil; pek çoğumuzun ne tepki vereceğini bilmemesi.

Almanya, Karlsruhe ZKM Merkezinde gerçekleştirdiğiniz son sanat çalışmasında insan varlığının kapsamını, yaşamı destekleyebilecek dar bir yeryüzü kuşağı, bir “kritik bölge” olarak tanımladınız. Bu yaklaşımın amacı ne?

Bu, manzaramızın yeniden tanımlanmasıdır. “Kritik bölge” fikri yararlıdır çünkü sizi doğadan çıkarır. Doğa çok büyük. Büyük patlamadan mikroplara kadar her şeyi kapsıyor. Kavramsal olarak, bu onu tam bir karmaşa haline getiriyor. Oysa, kritik bölgenin sınırları var. Dünya yüzeyinin altında ve üstünde yalnızca birkaç kilometre kalınlığa sahip. Ama keşfedilmiş olan yaşamın tamamı bu kuşağın içinde. Bu, doğanın yapmadığı biçimde, bizi içeri taşır. Elon Musk gibi insanların bir görevle Mars’a gitmeleri gerektiğini düşünmelerini sağlayan akıl yürütme biçiminden çok farklıdır. O bir kaçma eğilimidir. Ama kritik bölge anlamında düşündüğünüzde, içeride kilitlisinizdir, bir yere kaçamazsınız. Galileo’nun açtığı sonsuz kozmolojide değil de içeride kilitliysek bunun siyaset için anlamı nedir? Bu, eskiden olduğu gibi davranamayacağımız anlamına gelir. Durmadan kaynakları alıp çöpümüzü atamayacağımız anlamına gelir. Kritik bölgede elimizde olanı korumak zorundayızdır çünkü o sınırlıdır, yereldir, risk altındadır ve çatışma nesnesidir.

Söyledikleriniz, kendisi için yaşanabilir koşulları koruma amacıyla “Yaşamın” nasıl davrandığını açıklayan, James Lovelock’ın Gaia hipotezine politik bir yan katmak gibi görünüyor. Uzun zamandır bu kuramı destekliyordunuz…

Lovelock bizi kilitledi! Galileo, dünyanın sonsuz evrenin bir parçasını oluşturduğunu göstermek için bir teleskop kullanırken Lovelock, üzerinde yaşam olduğu için, dünyanın tüm diğer gezegenlerden farklı olduğunu göstermek amacıyla elektron tutma detektörünü kullandı. O ve [Lynn] Margulis, Gaia’yı saptadılar. Lovelock, soruyu mümkün olduğunca küresel alarak, uzaydan; Margulis, soruyu diğer ucundan alarak, bakteriden yola çıktı ve her ikisi de Yaşamın(büyük L) kendi varoluş koşullarını oluşturmayı başardığını anladılar. Anaakım bilim tarafından hala fazla kabul görmese de bana göre bu dönemin en büyük keşfidir.

Neden bilim insanlarının hala ihtiyatlı davrandığını düşünüyorsunuz?

Böylesine önemli bir kavramın bilim tarihinde hala marjinal olması olağandışıdır. Kabul edilmesi için elimden gelen her şeyi yaptım. Ama bilim insanları refleks olarak ihtiyatlılar. Aristo’dan Galileo’ya kozmolojik geçişle Galileo’dan Gaia’ya geçiş aynıdır. Galileo’yla birlikte anlayışımız dışarıdaki sonsuz bir evrene uzandı. Bunu kavramak bir buçuk yüzyıl aldı ve dirençle karşılaştı. Gaia sadece kavramlardan biri değildir. Yalnızca fizik ve enerjiyle ilgili de değildir. Gaia Yaşamdır.

Çalışmalarınız sıklıkla bilimin nesnel olduğu, Tanrı gözüyle baktığı görüşüne karşı çıkar. İkna edici bir biçimde, insanlığın bu kadar kopuk olamayacağını savunuyorsunuz. Ama sağ siyaset, iklim ve doğa krizleri üzerine tüm uzman görüşlerini çürütmek için bu yaklaşımı çarpıttı. Pişman mısınız?

Bilimin nasıl üretildiğine dair eleştiri, aralarından seçim yapabileceğiniz alternatif gerçekler olduğu şeklindeki hakikat-sonrası savdan çok farklıdır. Hakikat-sonrası, bir savunma halidir. İklim değişikliği, ekonomik değişiklik, koronavirüs değişikliği karşısında kendiniz savunmanız gerekirse elinize geçen ilk seçeneğe tutunursunuz. Bu seçenekler Sibirya’daki binlerce sahte haber çiftliğinden üretilmişse onlara direnmek zordur –özellikle de belli belirsiz şekilde ampirik göründüklerinde. Onlardan usandıysanız ve yeterince çelişkililerse, eski inançlarınıza yapışmanıza izin verirler. Ama bunu ussal kuşkuculukla karıştırmamak gerekir.

Covid-19 krizi bilime inancınızı etkiledi mi?

Virüs, neyin olgusal olup olmadığına karar vermek için bilmemiz gereken şeylerin sayısını ortaya koydu. Sıradan insanlar istatistiğin zorluğu, deney, epidemiyoloji hakkında pek çok şey öğreniyorlar. Günlük hayatta güvenilirlik derecelerinden ve hata paylarından söz ediliyor. Bunların iyi şeyler olduğunu düşünüyorum. İnsanların bilime vakıf olmasını istiyorsanız onun nasıl üretildiğini göstermeniz gerekir.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)