A3 Haber

Ece Temelkuran: Bizzat ezen oldukları halde ezilenmiş gibi davranabiliyorlar, bu söylem artık geçerli değil

Ece Temelkuran: Bizzat ezen oldukları halde ezilenmiş gibi davranabiliyorlar, bu söylem artık geçerli değil
Şubat 21
09:32 2021

Türkiye odaklı barış, adalet ve insan hakları platformu Platform Peace & Justice’e (platformpj.org) konuşan gazeteci-yazar Ece Temelkuran, José Miguel Rocha’nın sorularını yanıtladı. Ece Temelkuran’ın Türkiye’ye, 18 yıllık AKP iktidarına, gelinen noktaya ve buradan çıkış umuduna dair anlattıklarını Ayşen Tekşen Türkçeleştirdi…

José Miguel Rocha: ABD Türkiye Büyükelçiliği görevinde bulunmuş olan Eric Edelman “Türkiye’de işlerin daha da kötüye gidemez gibi göründüğü her seferinde ben bekle ve gör derim” demişti. Bu, senin ülkeye bakışını da tanımlıyor mu?

Ece Temelkuran: Tersini de söyleyebilirim. Sanırım 19 yaşında genç bir gazeteciyken ünlü bir devlet adamı, Meclis başkanlığı yapan sağcı bir politikacı vardı. Deneyimli biriydi ve belki de bu nedenle Türk siyaseti hakkında bir şey sorarken çok endişeliydim. Yanıtını hiç unutmam. “Genç bayan, bu ülkede bir yerlerde bir emniyet supabı var ve olaylar patlama noktasına geldiğinde hep devreye girer ama bu supabın nerede olduğunu bana sorma.” Yakın zamana kadar buna çok inandım. Şimdi ise bilmiyorum, Türkiye için umutlu olmak kolay değil. Ama bizlerin işleri değiştirmek için kararlı olmak gibi ahlaki bir sorumluluğumuz var, o nedenle umutlu şeyler de yazmaya çalışıyorum.

“Umut” yerine “kararlılık” sözcüğünü yeğlediğini biliyorum. Bu günlerde Türk toplumunda nerede kararlılık görüyorsun?

Her yerde görüyorum. Yakınlarda, memleketim İzmir’de 6.8 şiddetinde bir deprem oldu ve yalnızca üzücü değil iğrenç şeyler de yaşandı. İktidar partilerinin temsilcilerinin depremden etkilenen insanların acılarından siyasi propaganda üretmeye çalıştıklarını gördük. İktidar partisinden (AKP) bir Bakan, enkaz altındaki bir çocuğa ulaşmaya çalışan kurtarma görevlisinin elinden telefonu aldı. Buna bakarak, başta iktidar partileri cephesinde olmak üzere, Türkiye’de siyasetin insanlık dışı hale geldiğini görebilirsiniz. Tüm bunlara, depremin neden olduğu tüm acılara rağmen insanlar dayanışma içinde olmaya kararlıydılar ve kararlılar.
Türkiye çok kutuplaşmış bir ülke ve politik yelpazenin muhalefet konumunda yer alanlar artık insan kabul edilmiyor. Muhalefetten önemli birinin koronavirüs olduğu anlaşıldığında bu durum daha da açıklık kazandı ve tüm hükümet trollerinin sosyal medyada çok sevindiklerini ve parti yaptıklarını görebildik. Böylesine kutuplaşmış bir ülkede insanlık değerlerini korumak bir direniş biçimidir ve bunu yapmaya gerçekten kararlı olmalısınız. Bu kararlılık umudun kaynağıdır. Kararlılıkla desteklenmeyen umut hikayelerine inanmıyorum.
Türkiye’de çok sayıda insanın kalbine dokunan bir şey daha vardı: deprem olduğunda maden işçileri bir direniş hareketi içindeydiler ama direnişi ve gösterileri durdurarak İzmir’e gittiler ve günlerce uyku uyumadan çalıştılar. Türkiye’de bir yerlerde bir emniyet supabı varsa olasılıkla budur; insan kalmaya çok kararlı olan bu halktır.

Defalarca Türk politikasının “kısır bir kan davası döngüsü” olduğunu söyledin. AKP’nin politikalarının geçmişten -Recep Tayyip Erdoğan gibi politikacıların şiir okuduğu için hapse girdiği bir geçmişten- intikam almakla ilgili olduğunu düşünüyor musun?

Çok etkili bir sözde-politik söylem var: Geçmiş, geçmişin intikamı ya da seküler elitlerin geçmişteki baskısından kaynaklanan intikam duyguları. Ama ben bunun yalnızca AKP politikalarını oldukça uzun bir süre meşru kılan türden bir söylem olduğunu düşünüyorum. Artık bu işlevi görmüyor. Erdoğan gibi sağ popülist liderlerin iktidardayken mazlumu oynama konusunda sihirli bir yetenekleri var. Ezenler oldukları halde, ezilenmiş gibi davranabiliyorlar. Oynadıkları bu ikili rol, işleri gerçekten zorlaştırıyor.
Ama hâlâ kullanılmasına rağmen, bu söylem artık geçerli değil -insanlar bununla alay ediyor. İnsanlar, özellikle de yurtdışındakiler, Türkiye müslüman bir ülke olduğu ama -bu söyleme göre- baskıcı seküler elitler tarafından yönetildiği için söylemin bir dayanağı olduğunu düşündü. Belki de öyleydi ama özellikle 1980 darbesinden sonra dini ifadeye baskı diye bir şey söz konusu değildi. Darbe, iki büyük güç arasında -hâlâ ülkeyi yönettiğine inandığım- bir koalisyon yarattı: Neoliberalizm ve dini mezhepler. Sistemden uzaklaştırılan ve sürekli olarak devlet aygıtının ve siyasetin dışına itilenler hep solcular, ilericiler ve (Avrupalı anlamda) liberaller oldu.
Bazı nedenlerle, bu söylem bir noktaya kadar gerçekten işe yaradı ama dayanaktan yoksundu. Sağcı popülizmle karşı karşıya kalan her ülke, yalan, uydurma ya da sahte bile olsa bu söylemin politik anlamda işe yarayacağını, dağları devireceğini, kendi başına bir gerçeklik oluşturacağını artık çok iyi biliyor.

Cumhurbaşkanı sıklıkla dindar insanların (özellikle de türbanlıların), üniversiteye gitmek gibi, AKP iktidarından önce yapamadıkları bazı şeyleri yapabilmelerinin önünü açmış olduğu için takdir ediliyor…

Türban çok karmaşık bir konu. Öncelikle, bu yolu Erdoğan değil ama Erdoğan’dan yıllar öncesinden başlayarak bunun için mücadele eden kadınlar -yalnızca müslüman değil solcu kadınlar da- birlikte açtı. Bir zafer söz konusuyla bunun sahibi Erdoğan değil. O mücadelede yer alan politik olarak etkin müslüman ya da islamcı kadınların çoğu artık AKP’yi desteklemiyor.
Mesele dindar olmak ya da olmamak değil. Erdoğan’a göre, ideal vatandaş itaatkar olandır –istersen mini etek giyebilirsin. Şunu netleştireyim: Bu söylem bir şekilde Erdoğan’ı ayrılmaz biçimde dindar insanla ilişkilendiriyor ki bu hiç doğru değil.
Başörtüsünün siyasal İslam’ın bayrağı haline gelmesi yalnızca Türkiye’yle ilgili bir şey değil. Belli nedenlerle, tüm müslüman ülkeler arasında Türkiye bu tartışmanın sıcak noktası haline geldi ama bana göre, siyasal islam eski sosyalist bloğa karşı jeopolitik bir araçtı. İnsanların kendini adadığı ya da uğruna kendini kurban ettiği siyasal bir projeydi. Bence her birimizin toplumdaki ve tarihteki konumunu zamanın ve mekanın ürünü olarak görmesi gerekiyor. Tüm siyasal islamcı kadınların bu siyasal söylemde kullanıldıklarının farkında olup olmadığından emin değilim. Üniversitelere girmelerinin engellenmesinin büyük bir hata olduğu çok açık. Bununla birlikte, günümüzün seküler sistemleri dine ve dini ifadeye siyasi ve felsefi bir yanıt bulamıyor. Bu sadece Türkiye için geçerli değil: Örneğin Fransa da bu yanıtı bulamıyor. Ayrıca, verilen yanıt ilkel ve kaba. Plajda kara çarşafını çıkarması için kadına baskı yapan polisi hatırlayın. Bence bu tablo, laikliğin ve onun dini muhafazakarlığa felsefi tepki verme ihtimalinin nihai başarısızlığını yansıtıyor. Çünkü hükümetler ve genel olarak siyaset, dinle ne yapacağına hâlâ karar veremiyor. Bir ifade özgürlüğü olarak mı yoksa insana ve kadın haklarına saldıran gerici bir hareket olarak mı değerlendirilmeli?
Bu kararsızlığın o dönemde Türkiye’nin devlet ideolojisine de yansıdığı kesindir. Ama artık dini muhafazakarlığa siyasi ve felsefi bir yanıt üretememenin yerini, dini muhafazakarlık ve radikal İslam’ın bekçisi olarak devlet aygıtı aldı. Türkiye artık bu iki şey arasına sıkışmış durumda: yükselen bir dini hareket olduğu gerçeğiyle başa çıkamayan laikliğimiz ve dini muhafazakarlık tarafından desteklenen ve onu destekleyen bir devlet aygıtı. İlkini CHP ve ikincisini AKP temsil ediyor.
Bu gerilim/çelişki erkekler tarafından değil kadın hareketleriyle çözülebilir –ama bu kadınlar, devletin itaatkar kadınları olmamalı. Dolayısıyla, bu husumeti CHP ile AKP arasında bir şey olarak değil bir kadın sorunu olarak görüyor ve buna göre ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
Pek çok büyükşehre CHP üyelerinin belediye başkanı olarak seçilmesi de ilginç bir gelişmeydi. Yerel siyaset büyük düşüncelerden ziyade gündelik yaşamla ilgili olduğundan, yüksek siyasetle ilgili tüm bu sorunlar yerel politikalar yoluyla da çözülebilir ya da yumuşatılabilir. Gündelik yaşam bu çelişkilere bakmanın bir yolu olabilir. Önünde sonunda, gündelik hayatın büyük sorunları yoksulluk, kadına şiddet ve adalet sistemidir.

Temmuz ayında Türkiye’de “belediyeler ve belediye başkanları demokratik değerleri koruyor” diye yazmıştın. Birkaç ay önce muhalefetin yönettiği belediyeler başarılı bir yardım kampanyası yaptığında hükümetin bunu yasadışı ilan ederek “rakip” bir kampanya başlatmaya karar vermesiyle tuhaf bir durum ortaya çıktı.

Feci komik bir durum çünkü belediyelerin iş görmesini engellemeye çalışıyorlar. Bir süre önce, Erdoğan İzmir’deydi ve şuna benzer bir açıklama yaptı: “Duruma hakimiz ve çalışmaya katılan bu belediye başkanı da var.” Her sağcı popülist hareket gibi AKP’de çeşitli seviyelerde gerçeklere, olgulara burnunu sokuyor. En önemli işleri olguları manipüle etmek, saklamak, gizlemek ve uydurmak ya da onlardan nasıl faydalanacağını düşünmek. Ülkeyi yönetmek yerine çoğunlukla bir söylem yaratmakla meşgul olduklarını düşünüyorum ama söylem ile gerçeklik arasındaki uçurum artık o kadar genişledi ki kendi destekçileri bile bu söylemi destekleme konusunda istekli olamıyorlar. Çünkü neredeyse insanların zekasıyla alay ediliyor. Yani, tüm yaptıkları sürekli olarak bir söylemi yönetmek ve sürdürmek ama artık işe yaramıyor. Sanırım sıradan insanların beklemeye karar verdiği aşamadayız.

2017 yılında Erdoğan “siyasi iktidar başka bir şey, sosyal ve kültürel iktidar tamamen faklı başka bir şey. 14 yıldır iktidardayız ama sosyal ve kültürel alandaki iktidarımızda hâlâ sorunlar var” diye yakındı ve ekledi: “Medyadan sinemaya, bilimden teknoloji ve hukuka kadar pek çok alandaki en etkili yerlerde hala ulusa yabancı zihniyette insanlar var.” “Ulusa yabancı bir zihniyet” olarak, o ve partisinin bu sosyal ve kültürel egemenliği çoktan elde ettiğini düşünüyor musun?

Daha ne beklendiğini bilmiyorum ama neden söz ettiğimi anlamayacak bir Erdoğan kuşağı olduğunu sanıyorum. Bu kuşak son yirmi yıldır tarih, günümüzde dünyada olup bitenler, bilim ve ulusun ne demek olduğuna dair bu söylemlerle beslendi. Ciddi konularda konuşmak istersek, doğru bir iletişim sürdürmek için aynı ortak koda sahip olduğumuzdan emin değilim.
O kodda “ulus” biraz kaygan bir kavram. Olasılıkla “millet” demiştir. Ve “millet” aynı zamanda “halktır”. Onun “halk” tanımı böyle. Bu alıntıya göre “halk”, biçimlendirilecek ve kendisinin uygun olduğunu düşündüğü bir şeydir. Ve o “milletin içinde” uygun olmayanlar var. Bu düpedüz faşizmdir. Onun halk tanımına uymamaktan gurur duyarım ama bu yeni bir şey değil, 2007’den beri böyle. Sanki benim gibi insanlar harcanabilir, katlanılması gereken şeylermişiz gibi, seçim akşamı şöyle bir şey söylediğini hatırlıyorum: “Bize oy vermeyenler ülkenin öteki renkleridir.”

AKP’yi destekleyenlerle bazı köprüler kurmanın mümkün olabileceğini düşünür müsün?

Faşizm için harcanabilir olan bizlerin yapması gereken şey önce kendimizi anlamaktır. Bu insanlar siyaset sahnesinde belirdiğinde mutabakatlarımızın demokrasiyi, ülkeyi ve halkı koruyacak kadar güçlü olmadığını her yerde (ABD’de, Türkiye’de, Rusya’da, Hindistan’da vb.) gördük. Önce kendi içimizde konuşmalı ve küresel dayanışma içinde olmalıyız. Tek umut noktası budur.
AKP destekçileriyle konuşmanın bir yolunu bulmak çocuk oyuncağı. Sorun, burada sözünü ettiklerimizin AKP destekçileri değil, dini olarak Erdoğan’ın kişiliğine sadık insanlar olması. Artık o anlamda AKP destekçisinden söz edebileceğimizi sanmıyorum çünkü bölündüler: Ahmet Davutoğlu var, Ali Babacan var… Farklı partiler kuruluyor ve AKP destekçilerinden bazıları artık onları -İYİ Parti vb.- destekliyor .
Putin gibi Erdoğan da kişisel gücünü, oluşturduğu güç ve finans ağlarıyla pekiştirdi. Kişi olarak siyasi varlığı Türkiye’deki yüzbinler, belki de milyonlar için önemli. Böyle bir yapının artık AKP olarak adlandırılabileceğini sanmıyorum, artık bir siyasi partiden ziyade tek adamın yönettiği bir güç ağı. AKP destekçileri ya da eski destekçileriyle köprü kurmak kolay.

Siyasi arenadaki birinin Erdoğan’a koşulsuz olarak biat edebilmesi benim için anlaşılmaz bir şey. Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ya da Abdullah Gül’e olanlara baktığımızda kendisine yaklaşan birinin her seferinde politik sahneden uzaklaştırılması ve hain ya da “istenmeyen kişi” ilan edilmesinin an meselesi olduğunu görmek kolay.

Olasılıkla, saydığın isimlerden daha zeki olduklarını düşünüyorlardır ama değiller.

“Bir ülke nasıl (yeniden) kazanılır” üzerinde hiç düşündün mü?

Evet, bununla ilgili bir kitap yazdım, Mayıs’ta çıkacak. “Birlikte: Daha iyi bir şimdi için 10 seçenek.” Daha umutlu bir kitap. “Bir Ülke Nasıl Kaybedilir”de kendimi etrafta dolaşarak en korkunç şeyleri söyleyen Kassandra gibi hissettim. Şimdi ise iyileştirici bir reçeteyle, umutla gelen Mary Poppins gibi olacağım [gülüyor]. “Ülke Nasıl Kaybedilir”de iyi kötü bir yol gösteriyordum ve o yol kesinlikle küresel dayanışmaydı.
Ara sıra kaybetmeleri önemli değil, ama sağcı popülist liderler işbirliği yapıyorlar, dünyanın her yerinde yakın ilişki içindeler. Dünya halkları –ilericiler, normal insanlar- olarak bizler de birleşmeliyiz. Yeni kitapta daha iyi bir dünya, daha iyi bir siyaset yaratabilecek 10 değişikliği açıklamaya çalıştım.

Türk gençliğiyle ilgili bir kitap yazan Fatoş Karahasan’la bir röportajda, gençlerin yaklaşık yüzde 84’ünün politikayla ilgilenmediklerini, “ebeveynlerinin siyasi görüşlerine göre oy kullanacaklarını”, onlar “ne derse onu yapacaklarını” söyledikleri ortaya çıktı. Sence bu doğru bir resim mi? Türk gençliğinden ne bekleyebiliriz?

Öncelikle, 1980 askeri darbesinin üst düzey generali Kenan Evren’den alıntı yapmak isterim. Darbe sırasında bir konuşma yapmış ve “İdeolojisi olmayan bir gençlik yaratacağız” demişti. Bence sözünü ettiğin anket, AKP’nin askeri darbenin devamı olduğunu gösteren en iyi kanıtlardan biri. Yirmi yıl öncesinde gençlik hiç böyle değildi. Şimdi ise, bu hükümet sayesinde, askeri bir darbenin istediği gibi şekillendiler. Yirmi yaşındaysan, siyasetten anladığın tek şey Recep Tayyip Erdoğan’dır -ve belki Kemal Kılıçdaroğlu (CHP lideri)- ve hepsi bu. Siyaset yok.
Siyasi cehalet ya da siyasi ortam duvarında çatlak oluşturan şey Gezi ayaklanmasıydı. Bu anket 2013’de, Gezi ayaklanması sırasında yapılsaydı sonuç farklı olabilirdi çünkü o zaman siyaset aniden farklı bir şey; bedeninizle yaptığınız, keyifli, daha insani bir şey haline geldi. Aynı zamanda umutlu bir şeydi. Bugün gençleri düşündüğümde acı hissediyorum, çünkü bu noktada hiçbir umutları yok. Ne ekonomik ne de toplumsal olarak. Belki de onları izlemeliyiz, belki hiç beklenmedik bir şey yaparlar. Böyle şeyler söz konusu olduğunda, Türkiye oldukça öngörülemez bir ülkedir.

Kitaplarında Gezi protestolarına derin bir nostalji var…

Ben nostalji demezdim. Pek çok yazar ve düşünür nostaljik olmaktan o kadar korkuyordu ki, bu olay üzerinde hak ettiği kadar konuşmadılar. Gezinin Türkiye siyaset tarihinde çok ama çok önemli olduğuna inanıyorum. Nostaljik olma ya da olayı romantikleştirme korkusundan arınarak, o noktaya geri gitmeli ve başardığımızı, Türkiye’de böyle bir şey yaşandığını hatırlamalıyız. Yalnızca hatırlamakla kalmamalı, siyasi iktidara da bunun tekrar olabileceğini hatırlatmalıyız.

Gezi ya da 2007’de “Cumhuriyet Mitingleri” olarak adlandırılanlar gibi büyük bir toplumsal hareketin tekrar gerçekleşebileceğini düşünür müsün? Bazen, kitlesel protestolar söz konusu olduğunda Türk toplumu derin bir uykudaymış gibi görünüyor…

Bir tür bekleyiş içindeler. Türkiye çok yaşlı ve çok şey görmüş bir ülke. Bir ülkede yaşanan şeylerin kuşaklar boyunca aktarıldığına inanıyorum. Bu, pek çok iktidarın gelip geçtiği bir ülke ve sonunda yok oldular. Türklerin ruhunda bunun da biteceği şeklinde derin bir bilgi var. Bu nedenle beklediklerini düşünüyorum. Ayrıca Gezi insanlara eğer bir adım daha atarlarsa katliam olacağını gösterdi ve onlar da bir adım geri giderek “Bekliyoruz, katliamın bir parçası olmayacağız, kendimizi feda etmiyoruz, bu gücün kurbanları olmayacağız” dediler. Ve ben bunu anlıyorum.

Birkaç hafta önce sosyal medyayla ilgili yeni (katı) düzenlemeler yürürlüğe girdi. “The Economist” Erdoğan’ı “sansür sultanı” olarak adlandırdı. Sence, bazı tahminlere göre medya kuruluşlarının yüzde 90’ından fazlasının cumhurbaşkanına yakın olan insanların kontrolünde olduğu bir ülkede bu yasanın başlıca etkileri neler oldu (ve olacak)?

Erdoğan henüz sosyal ve kültürel alanda iktidar olamadıklarını söylerken bunu kastetmiş olmalı. Sosyal ve kültürel yaşamı da yönetmek istiyor. Bunu yapmanın en etkin yollarından biri sosyal medyayı kontrol etmek: Burası, insanların bir parçacık da olsa kendini ifade edebildiği tek yer. Bu arada, sosyal medyada görüşlerinizi ifade etmeniz cezasız kalmıyor, insanlar bu nedenle tutuklanıyor. Yine de, sosyal medya sesinizi duyurmanın tek yolu olarak görünüyor ve artık o da kontrol altında.
Bir yarın yokmuş gibi baskı altına alınan pek çok insan var. Ama bir yarın var, her zaman bir yarın oldu.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)