A3 Haber

Ünlü tarihçi, yazar, akademisyen Harari: Savaşların silahı veri olacak, veri gücü daha önce hiç var olmayan bir güç…

Ünlü tarihçi, yazar, akademisyen Harari: Savaşların silahı veri olacak, veri gücü daha önce hiç var olmayan bir güç…
Ekim 07
11:51 2020

Tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari geçen hafta Yunanistan’daydı ve Atina Demokrasi Forumu’na katıldı. Panelin ardından Alexis Papachelas’ın sorularını yanıtlayan Harari, “Veri gücü, daha önce hiç var olmayan bir güç. Her zaman çok da kötü bir şey değil. Örneğin, bu güç mükemmel bir sağlık sistemine de yol açabilir. Ama her yeni büyük güç kaynağı aynı zamanda büyük bir tehdittir” dedi. “K”de yayımlanan bu söyleşiyi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz…

“Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens” ve “Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi” kitaplarının yazarı, ünlü tarihçi ve akademisyen Yuval Noah Harari, geçen hafta Yunanistan’da Microsoft Başkanı Brad Smith ve CinqC’nin kurucusu Kristen Davis’le birlikte “Atina Demokrasi Forumu”nun düzenlediği bir panele katıldı. Harari panelin ardından “K”ye verdiği özel röportajda yeni dijital bağlanabilirlik teknolojileri, yapay zeka ve bioteknolojinin verdiği “gazla” hızla yaklaşmakta olan cesur yeni dünyayı anlattı.

“Atina Demokrasi Forumunda” demokrasi, yapay zeka ve teknolojiden söz etmiştik. İlk sorum şu: Demokrasi ve liberal düzenin tehdit altında olduğuna inanıyor musun?

Evet, tehdit altındalar. Ama demokrasi her zaman tehdit altındadır çünkü gelişmek için birçok koşula ihtiyaç duyar. Demokrasi her yerde büyüyemeyen nadir bir çiçek ve diktatörlük de attığınız her yerde büyüyebilen bir ot gibidir. Liberal değerler söz konusu olduğunda, evet, onlar da saldırı altında ama gerçekte bu değerlerin tarihte hiç olmadığı kadar yaygın ve güçlü olduğunu da unutmamalıyız.

Pek çok insan liberalizmin ne anlama geldiğini bilmiyor. Liberal olup olmadığınızı anlamanın en basit yolu şu üç soruya yanıt vermektir: Birincisi, insanların bir krala itaat etmektense kendi hükümetlerini seçme hakkına sahip olmaları gerektiğini düşünüyor musunuz? İkincisi, insanların ebeveynleriyle aynı işi yapmaktansa kendi mesleklerini seçme hakkına sahip olmaları gerektiğini düşünüyor musunuz –yani, ebeveynleriniz çiftçiyse siz de çiftçi mi olmalısınız? Ve üçüncüsü, insanların büyükler ya da rahiplerin kendileri için seçtikleriyle evlenmektense kendi eşlerini seçme hakkına sahip olmaları gerektiğini düşünüyor musunuz?

Bu soruların üçüne de “evet” yanıtı veren biri liberaldir. Bugün, bunlara “evet” diyen insan sayısı daha önceki tarihsel dönemlerdekinden çok daha fazladır. Bugün kendilerini muhafazakar olarak tanımlayanlar bile aslında bir yüzyıl önceki radikal liberallerden daha liberaldir.

Yine de tarihçi Robert Keegan’ın dediği gibi bir “vahşi orman yayılıyor” duygusu var. Bir komplo teorisi bolluğu, güç ve demokrasiye bir güvensizlik söz konusu. Bununla nasıl mücadele edilir?

Bununla pek çok şekillerde mücadele edebilirsiniz. Ama komplo teorileri meselesine odaklanırsak, insanları yalnızca bilimsel olgular ve istatistikler bombardımanına tutarak durumu tersine çevirmemiz mümkün değil. İyi bir hikayeye ihtiyacımız var. Ve bu hikayeyi yaratmak da hiç kolay değil çünkü gerçek her zaman kurgudan çok daha karmaşık ve acı verici. Tümüyle fantastik olan bir hikaye basittir. Basit bir hikaye pohpohlar ve insanlar da bunu sever. Ama gerçek genellikle daha karmaşık ve acı vericidir. Bu nedenle, bilimsel dünya ile geniş nüfus kitleleri arasında bir köprüye ihtiyacımız var. İşimin bu köprünün bir parçası olmak, bilimin son keşif ve buluşlarını almak ve onları anlaşılabilir bir biçimde aktarmak olduğuna inanıyorum.

Yapay zeka ve teknolojinin ilerlemesi nedeniyle gelecekte bir insan sınıfının gereksiz kalacağını yazdın. Benim sorum korkan insanlarla ilgili. Küreselleşmenin çok hızlı ilerlediğini söylüyor ve trenden inmek istiyorlar. Komplo teorilerine inanmanın ve de politikacılara ve bilime güvensizliğin bir şekilde bu insanların intikamı olup olmadığını merak ediyorum.

Bir bakıma bunun bir intikam olduğunu söyleyebilirsin. Ama onlara başka herhangi bir şey kadar acı veren bir intikam. İnsanlar komplo teorisine inanarak bilimin ilerlemesini durduramaz. Küreselleşmeyi geri çeviremeyecekler, işsiz iseler iş bulamayacaklar. İş piyasası ve iş kaybı açısından baktığımızda karşımıza çıkan büyük güçlüğün teknolojinin işleri yok etmesi olduğuna inanmıyorum. Teknoloji işleri yok ediyor ama yenilerini de yaratıyor. Sorun kendimizi yeniden eğitmek ve yeniden şekillendirmekle ilgili. 21. yüzyılda oyunda kalabilmek için insanın yaşamda yalnızca bir kez değil birçok kez kendini eğitmesi ve yeniden keşfetmesi gerekir. Ve bu çok zordur.

Tarih boyunca yaşam genellikle ikiye ayrılmıştır. Gençken beceriler ve yeni yetenekler geliştirirsiniz. Sonra çoğunlukla işinizi yapar ve gençken öğrendiğiniz şeyleri kullanırsınız. Kuşkusuz, çalışırken de yeni şeyler öğrenirsiniz ama çoğunlukla bu ayrım geçerlidir. 50 yaşına geldiğinizde, okulda öğrendiklerinizin çoğu tümüyle alakasız hale gelir. Edindiğiniz beceriler artık gereksizdir. Kendinizi yeniden keşfetmeniz gerekir ve bunun için de yaşam boyunca öğrenmeyi sürdürme yeteneğinizi geliştirmeniz lazımdır. Daha da önemlisi, esnek bir aklı korumak ve kendinizi keşfetmeye devam etmek için gereken psikolojik yeteneğe sahip olmalısınız.

Birinin taksi şoförü olduğunu ve sürücüsüz taşıtlar çıktığı için toplumun artık taksi şoförlerine ihtiyaç duymadığını düşünün. Ama o sırada daha fazla yoga öğretmenine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, bu yalnızca yeni bir beceri kazanmakla değil yeni bir kişilik geliştirmekle de ilgilidir. Genellikle yoga öğretmenlerinin kişilikleri taksi şoförlerininkinden farklıdır. İnsanlar bunu yapabilecek mi yapamayacak mı? 21. Yüzyılda ayakta kalmanın anahtarı budur.

Tarih kimseye bağımlı olmayacak

Ortalama bir bireyden çok şey istemiyor muyuz?

Olasılıkla evet. Ama tarih kimseye bağımlı olmayacak. Arkada kalanlar şikayet edemeyecek. “Bekle, frene bas, benim için fazla hızlı ilerliyoruz” diyemezsiniz. Bazı ülkelerin sanayileşmeye geçmede öncülük ettikleri 19 yüzyıl Sanayi Devrimini hatırlayalım. İngiltere, Fransa ve Birleşik Devletler önden giderken ülkelerin çoğu geride kalmıştı. Bu ülkeler “Bu, İngilizlerin yapabileceği bir şey ama burada, Yunanistan, Mısır ya da Çin’de yapmamız gereken daha acil şeyler var.” der gibiydi. Tamam ama birkaç on yıl sonra bu ülkeler resmi ya da gayrı resmi olarak Amerikan, İngiliz ya da Alman sömürgeleri haline geldiler. Ve bugün yapay zeka ve biyoteknoloji alanında da aynı şey tekrarlanıyor.

Yine bir uçurum var: bazı ülkeler bu yeni sanayi devriminde öncülük ederken diğerleri çok geride. Bu uçurum şimdi daha da büyük. 19. yüzyıldaki uçurum buhar gemileri ve demiryollarına sahip olan bir ülke ile olmayan bir ülke arasındaydı. Ama yapay zekaya sahip biri ile sahip olmayan biri arasındaki uçurum çok daha büyük. 21. yüzyılda bir ülkeyi sömürge yapmak için tanklar yollamanıza gerek yok. Onun verisini almanız yeterli. Artık yeni bir emperyalizm biçimi görüyoruz –buna “veri sömürgeciliği” diyebilirsiniz. Her şey veriyle ilgili.

20 yıl önce Moskova, Washington ya da Pekin’deki birinin Yunanistan’daki her politikacının, her gazetecinin, her hakimin, her askeri görevlinin tüm kişisel bilgilerine sahip olduğunu düşünün. Herkesin tıbbi kaydını, sorunlarını, eski hastalıklarını bilecekler. Cinsel yaşamlarının tüm detaylarını ve son otuz yıldır karşılaştıkları insanların bilgisine sahip olacaklar. Yaşanmış olabilecek her rüşvet olayını, bir azınlık hakkında yapılmış olabilecek her espriyi bilecekler. Böyle bir senaryoda Yunanistan bağımsız bir ülke mi olur yoksa bir veri sömürgesi mi?

Öyle sanıyorum ki bunun karşısavı, Somali, Yemen ya da başka bir yerdeki bir çocuğun daha önce hayal bile edilemeyecek kadar büyük fırsatlara sahip olması.

Her şeyin çok kötü olduğunu söylemiyorum. Büyük fırsatlar ve büyük riskler var ama önemli olan şey bu yeni dünyanın aşırı gerilimli olması. Somalili çocuk geçmişte olmayan fırsatlara sahip olabilir ama bu fırsatlardan yararlanmak çok şey gerektirir. Daha önce, benliğin ömür boyunca düzenli olarak yeniden şekillendirilmesi ve yeni bilgi ihtiyacından söz ettiğimde bunu kastediyordum. Bu, tarlanın nasıl ekildiğini öğrenmeye benzemiyor. Kırsal toplulukta doğmuşsanız nasıl ekeceğinizi, nasıl hasat edeceğinizi, nasıl traktör kullanacağınızı öğrenirsiniz ve bu bilgi tüm yaşamınız boyunca yeterlidir. Ama artık yeterli değil. Öğrenmeye devam etmek zorundasınız ve bu son derece gerginlik yaratıcı bir şey.

Panelde Microsoft Başkanı Brad Smith’le bir konuşma yaptık ve sen ona sormak istediğim bir şey olup olmadığını sordun. O zaman bir şey sordum ama şimdi ona sormak istediğim başka bir soru var: “Neden Windows’u durmaksızın değiştiriyorsunuz? O çok iyi bildiğimiz ‘Windows 10 artık kullanılmıyor. Windows 20 yüklemeniz lazım’ mesajı her seferinde beni kaygılandırıyor.” Bu nedenle, ona sormak isterdim: “Neden onları oldukları gibi bırakmıyorsunuz?”

Yeni bir dünya savaşını daha kaldıramayız

Ama Covid-19 salgınının veri ve nüfus izleme açısından yeni bir dönüm noktası olduğundan da söz ettin. Seni endişelendiren şey ne? Elektronik gözetim olanaklarından daha fazla yararlanmaları durumunda otoriter rejimlerin daha katı hale geleceğinden mi korkuyorsun?

Veri gücü, daha önce hiç var olmayan bir güç. Her zaman çok da kötü bir şey değil. Örneğin, bu güç mükemmel bir sağlık sistemine de yol açabilir. Ama her yeni büyük güç kaynağı aynı zamanda büyük bir tehdittir. Sanayi devrimine bakarsanız, sonunda sanayinin toplumlara büyük bir potansiyel sağladığını görürsünüz. Görüngüyü 20. yüzyıl başı açısından değerlendirdiğimizde bu gücün bizim için yararlı olduğunu anlarız. Dünyanın her yerindeki sıradan insanların bugünkü hayatının -istisnalar dışında- 200 yıl öncekinden daha iyi olduğu kesindir. Daha iyi ilaçlarımız, daha fazla yiyeceğimiz, daha sağlıklı altyapımız var. Ama aradan geçen sürede sömürgeciliği, iki dünya savaşını, Nazizmi, Stalinizmi gördük. En sonunda, sanayileşmeyi yönetmeyi öğrendik.

Şimdiki potansiyel daha da büyük. Hem yapay zeka hem de nüfus gözetimi trenlerden çok daha büyük birer güç. Hataya yer olmamasının nedeni de bu. Yeni bir dünya savaşına girersek ayakta kalamayız. Başka bir Stalin iktidara gelirse, yalnızca ilkinden daha kötü olmakla kalmayacaktır. Geri dönülmez bir durum yaratabilir. Kuşkusuz, yapay zeka tehdidi yalnızca demokrasilerle sınırlı değil. Otoriter rejimlere yönelik tehdit daha da büyüktür.

Bir düşünelim: Yapay zekayla kontrol edilebilecek ilk ülkeler hangileridir? Kuzey Kore ya da Çin. BD gibi bir ülkeyi kontrol altına almak daha karmaşık bir iştir çünkü ABD’de güç her yere yayılmıştır. Ama yapay zekayı merkezileştirilmiş bir sistem soktuğunuzda algoritmaların o ülkeyi kontrol etmesi çok daha kolaylaşır. Bu aşamalı bir değişimdir. Her gün daha fazla sayıda karar, insanların anlamayacağı bir biçimde, algoritmalar tarafından verilmektedir. Algoritmalarına güvenir ama kararlarını anlamazlar. Bu algoritmaların elinde kuklaya dönüştüklerini her gün daha da güçlü bir biçimde hissediyorlar. Ve Çin fazlasıyla merkezileşmiş bir ülke olduğundan, bu durumun orada gerçekleşmesi ABD’dekinden çok daha hızlı olabilir.
Atamaları düşünün. Çin’inki gibi bir güç sisteminde en önemli konulardan biri insanların atanmasıdır –vali, belediye başkanı vb. En azından en düşük kademedeki atama kararları, giderek daha sık olarak, bir yapay zeka sistemi tarafından verilecek. Bu sistem, aday hakkındaki -örneğin çocukken anaokulunda nasıl davrandığı gibi- tüm verileri toplayacak. Tüm verileri alacak, onları analiz edecek ve o şehrin belediye başkanı olarak kimin atanacağına karar verecek. Ve kimse de bunun nedenini anlamayacak. Çünkü algoritmanın hesaplamaları insan beyninin kapasitesini aşacak.

Böylece, insan seçiminin sonucu olan politbüro üyeleri etrafa baktığında partinin tamamının algoritma seçimlerinden oluştuğunu görecek. Bunu durdurmak ya da değiştirmek için güçleri olmayacak. Ve bu bir bilim kurgu senaryosu değil.

Algoritma… Stalin ve Hitler’den kötüsü..

Önceki panelde söz ettiğin gibi, bankadan borç almanıza karar verecek olan bir algoritma mı yoksa kararlarından memnun olup olmadığınızı bilebilen bir diktatör mü senin için mutlak Orwellci kabustur?

Bir izleme mekanizmasının ille de kötü bir şey olması gerekmez. İyi amaçlarla kullanılabilir. Ama yanlış ellere düşerse, karşısında Sovyetler Birliğinin liberal bir cennet gibi görüneceği kadar totaliter bir rejim yaratabilir. En korkutucu olan şeyse bu rejimin Stalin ya da Hitler’inkine benzemeyecek ve insan yaşamının anlamıyla çatışacak olmasıdır. Bizler insan yaşamını bir karar verme oyunu olarak görmeye alışkınız. Her büyük sanat eseri -örneğin antik Yunan tiyatrosu- karar vermekle ilgilidir. Antigone bir karar verir, Oedipus bir karar verir. Peki, giderek daha fazla sayıda kararın bir algoritma tarafından verildiği bir dünyada ne olacak? Hangi kitapları okuyacağını, hangi filmleri izleyeceğini, ne eğitimi alacağını, kiminle evleneceğini, nerede yaşayacağını bir algoritma önerdiğinde? Böyle bir yaşamın anlamına nasıl yaklaşacağımıza dair felsefi modellerimiz yok. Tüm hayatınız böyle sistemler tarafından yönetildiğinde o hayatı yaşamanın anlamı ne?

Sende hayran olduğum şey tarih ve felsefeyi birleştirmen. O nedenle, liderlik hakkında özel bir sorum var. Güçlü dünya liderlerinin sıklıkla tarihin yanlış tarafındakiler olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Liberaller ya da işleri ileri taşımak isteyenler güçlü lider olarak kabul edilmiyor. Bunu nasıl açıklarsın?

Tarih sıklıkla iyinin kazandığını göstermez. Tam aksine, sıklıkla kötüler kazanır. Bunu fark etmeyiz çünkü tarihi kötü adamlar yazar ve kendilerini iyi olarak göstermeyi tercih ederler. Ama gerçek şu ki, tarihin pek çok anında kazananlar kötülerdir. İyimser olmaya çalışıyorum ama yarının garantisi yok. Sık sık insanın en büyük güçlerinden birinin aptallık olduğunu söylerim. İnsanlar genellikle kötü kararlar verir. Bunu bireysel olarak da yaparız toplu olarak da. Şimdi durum özellikle hassas çünkü tarih dönemlerinin pek çoğunda insan kötü bir karar verdiğinde bir şansı daha oluyordu. Ama şimdi, en azından bazı kararlar için, ikinci bir şans yok. Ve insan gücü ile insan aklı arasında büyük bir uçurum olduğu da bir gerçek. Daha güçlü ve daha az akıllıyız. Güçlü teknolojiler geliştirmede çok iyiyiz ama bu teknolojileri iyi yönde kullanmaya karar verme konusunda pek iyi değiliz. Tarihte bunu görüyoruz. Yeni bir şey değil.

Ben uyarıyorum, tahminde bulunmuyorum

Kitaplarını okuyan biri bundan belki de 50 yıl sonra insanın kendisini Tanrı gibi hissedeceği izlenimi ediniyor. Böyle bir şey olacak mı yoksa tam aksine, insan serbest bıraktığı güçler karşısında dehşete kapılmış bir varlık mı olacak?

Çok fazla senaryo var. 50 yılda ne olacağını gerçekten bilmiyorum çünkü önümüzdeki aylarda ve yıllarda neye karar vereceğimize bağlı. Yazılarımda yapmaya çalıştığım şey farklı olasılıkların, farklı senaryoların haritasını çıkarmak. Bu senaryoların çoğu birbiriyle çelişiyor. Her şeyi yapmak mümkün değil. Ve hangisinin gerçekleşeceğini bilmiyorum. Benim amacım tahminlerde bulunmak değil. Bunların gerçekleşmesini engelleyecek iyi kararlar vermeleri umuduyla insanları en tehlikeli senaryolar konusunda uyarmak.

Şimdi kitaplarını çizgi romanlara dönüştürüyorsun. Bu bir meydan okuma mı? Eğlenceli bir şey mi?

Büyük bir meydan okuma ve çok eğlenceli. Tarih ve Bilimi anlatmanın farklı yollarını deniyoruz. İnsanların işbirliği üzerine bir bölümümüz var ve işbirliğinin anlamını açıklamak için süper kahraman filmlerinin standartlarına uyuyoruz. İnsan işbirliğinin sırrı ortak hikayelere inanmaktır. Bu nedenle, insan süper gücünü karakterize eden, hikayeler anlatan ve insanların birlikte çalışmasını sağlayan bu süper kahraman Dr. Fiction’ı (“Doktor Fantezi”) yarattık. Tarih kitabından bir bölüm gibi değil de süper kahramanlı bir film gibi. Ve yine, 10 bin yıldan uzun süre önce pek çok büyük hayvanın neslinin tükenmesiyle ilgili bir bölüm de var. İnsanlar yeryüzüne yayıldıkça mamutlar gibi hayvanlar giderek daha hızlı biçimde yok olmaya başladı. Avustralya’nın büyük hayvanlarının %90’ından fazlasının nesli tükendi. Ama bunu tipik bir bilim kitabını okur gibi anlatmaktansa casus filmlerinin kurallarını izledik. Böylece, gezegende yolculuk eden ve en kötü seri katilleri –tüm bu hayvanları öldüren ekolojik katilleri- izleyen bu hayali kahramanı, Dedektif Lopez’i yarattık. Hikaye anlatımında konuyla ilgili tüm bilimsel bilgi mevcut, bunu çok dikkatli bir biçimde araştırdık, ancak bizim sunduğumuz şey farklı: Reality TV kurallarını ve diğer iletişim biçimlerinin kullanarak nasıl hikayeler anlatılabileceğini deniyoruz. Amacımız, olabilecek en geniş okuyucu kitlesine ulaşacak şekilde bilimden konuşmak.

Yunanistan

Yunanistan’ın salgınla başa çıkma biçimi hakkında olumlu şeyler yazmıştın. Ülkede seni neyin etkilediğini merak ediyorum?

İsrail’le aradaki fark çok etkileyici. Bugün havaalanından geldim ve insanların iki metre arayla kuyrukta durduğunu gördüm. Bu inanılmaz. İsviçre’de olsak, “Tamam ya, bunlar İsviçreli” deriz. Ama Yunanlılar ve İsrailliler çok farklı değil ve Yunanistan’da sıradan vatandaşlarda gördüğümüz işbirliği düzeyi beni gerçekten etkiledi. Bunun nedenlerinin ne olduğunu bilmiyorum ama bireyler arasında ve bireyler ile hükümet arasında -İsrail’de ne yazık ki olmayan- çok üst düzey bir güveni gösterdiğini söylemek isterim.

Teşekkür ederim. Bu kitabı okumak için sabırsızlanıyorum ve umarım Yunanistan’da günlerinden keyif alırsın.

Çok teşekkürler.

(Çeviri: Ayşen Tekşen)