A3 Haber

Boğaziçi direnişi dünyanın da gündeminde: “Erdoğan’ın öğrencilere saldırısı Türkiye’yi yaralıyor”

Boğaziçi direnişi dünyanın da gündeminde: “Erdoğan’ın öğrencilere saldırısı Türkiye’yi yaralıyor”
Şubat 05
12:27 2021

Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilerin ve akademisyenlerin, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın atadığı “kayyum rektör”e karşı direnişleri, uluslararası medyada ilgi odağı olmaya devam ediyor. Bloomberg’te Bobby Ghosh imzasıyla yayımlanan bir analizde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi’ndeki gösterilere tepkisi hoyrat ve hatta histerik oldu” denildi. The Guardian’da yayımlanan Bethan McKernan imzalı analizde de, “Türkiye’nin gençleri Erdoğan’a sırtını dönüyor” denildi.  Her iki analizi de Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz…

Bloomberg’te Bobby Ghosh imzalı analiz şöyle: 

Recep Tayyip Erdoğan Türk üniversitelerine aralıksız saldırılarında binlerce akademisyeni işten uzaklaştırdı ve içeride ya da dışarıda çok az direnişle karşılaştı. Cumhurbaşkanının 2016’dan beri karşılaştığı ilk ciddi direnişe hükümetinin verdiği son hoyrat ve bazen de histerik tepki bununla açıklanabilir.
Aslında çok da fark etmez. Erdoğan’ın muhafazakar AKP’siyle siyasi bağları olduğu bilinen bir işadamını rektör olarak atanmasına karşı Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencilerinin gerçekleştirdiği yoğun protestolar, toplu tutuklamalara ve kaba kuvvete dayalı polis taktiklerine rağmen ikinci ayına giriyor.
Boğaziçi Üniversitesi ülke dışında çok kabul gören profiliyle Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden biri olduğu için bu protestolar kaçınılmaz olarak uluslararası dikkat çekti. Böyle bir sonuç Erdoğan’ın Türkiye’ye daha fazla öğrenci çekme hırsı için hiç de iyi değil. STEM programlarıyla bilinen bir üniversiteye müdahale etme kararını, Türkiye’yi “dünyadaki bilim insanları için çekim merkezi yapma” hedefiyle bağdaştırmak zor.
Boğaziçi Üniversitesi Erdoğan’ın ataması nedeniyle ikinci kez bir tartışma odağı haline geliyor. Cumhurbaşkanı, kız kardeşi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekili olan Mehmet Özkan’ı 2016 yılında rektörlük görevine atandığında ilk rahatsızlık homurtuları yükseldi. Cumhurbaşkanı akademideki güçleri daha yeni ezip geçmişti ve başarısız darbe girişimine gizliden dahil olduğundan ya da darbeye sempati duyduğundan şüphe edilenleri ve eleştirmenleri temizlemeye kararlıydı.
Ama Özkan gerçekten bir Boğaziçi profesörüydü. Yeni şahıs, Melih Bulu ise doktora tezi ve makalelerinde intihal suçlamalarıyla karşı karşı kalmış, üniversite dışından biri. (Bazen atıflar için tırnak işareti koymayı unuttuğunu söyleyerek bunları inkar etti.)
Kendisine karşı çıkan öğrenciler ve öğretim üyeleri, Bulu’nun üniversitenin liberal kültürüne AKP’nin muhafazakar değerler sistemini dayatmasından korkuyor. Boğaziçi’nin uluslararası saygınlığına etkisinden de endişeleniyorlar.
Öğrenciler Bulu’nun 1 Ocak’ta gerçekleşen atamasına karşı muhalefetlerinde sağlam dursalar da hükümet, iktidardaki parti ve onun yandaşlarının tepkileri giderek daha tehlikeli hal alıyor.
İlk saldırı, protestocu öğrencileri seçkin ayrıcalıklarını korumaya kararlı şımarık zengin çocukları olarak göstermek şeklindeydi. Öğrenciler ulusal bir sınavla seçildikleri ve okul ücreti ödemedikleri için bu saldırı hiç ilgi çekmeyecekti. Boğaziçi mezunu olmak iş piyasasında önemli bir avantaj sağladığından, bu üniversite pek çok kişi için görece kıt olanaklara sahip bir geçmişten kurtularak yukarı tırmanmak anlamına geliyor.
Sonra, bazı göstericiler cinsel sapık ve Müslümanlık karşıtı olarak tanımlandı –Erdoğan’ın İslamcı partisinin muhafazakar tabanında özellikle lanetleyici bir niteleme. LGBT öğrenciler göstericiler arasındaydı ve İslam’ın en kutsal yeri olan Mekke şehrindeki Kabe’de gökkuşağı bayrağının yer aldığı bir poster hükümetin öfke patlamasının ve iki çocuğun tutuklanmasının kıvılcımı oldu. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “LGBT öğrencilerinin Kabe’ye saygısızlık” nedeniyle gözaltına alındığını söyleyen bir tweet attı. (Twitter Inc, nefret söylemi kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle bu tweete kısıtlama getirdi.)
Altta kalmayan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun göstericileri “darbe çığırtkanı” olmakla suçladı. Ve bu söylemi sağlamlaştırmak üzere bizzat Erdoğan gösterilere “teröristlerin” katıldığını iddia etti ve karışıklığı sonlandırmak için hükümetin “gereken her şeyi” yapacağına güvence verdi.
Bu aşırı tepkinin protestocular ve daha genel olarak da genç Türkler tarafından dikkate alınması mümkün görünmüyor. Bu gençlerin tüm yaşamı boyunca Erdoğan baskın bir siyasi kimlikti ama aynı zamanda koronavirüs salgınıyla birlikte genç işsizlik oranını yüzde 24’e çıkaran ekonomik gerilemenin en büyük sorumlusu oldu. Cumhurbaşkanı’nın genç seçmenler ve hatta kendisini muhafazakar olarak tanımlayanlar arasındaki popülerliği yıllardır azalıyor.
Boğaziçi olayında bir sonraki adımı belirleyecek olan şey, başka yerlerdeki genç Türklerin hükümetin Boğaziçi kampüsüne saldırılarına vereceği tepki olabilir. Göstericiler başarılı sosyal medya kampanyaları sürdürmelerine rağmen, henüz diğer okullardaki öğrencilerin kitlesel olarak gösterilere katılması sağlanamadı. Muhalefet partileri destekleyici ama tedbirli. Boğaziçi öğrencileri ve öğretim üyelerinin hükümetin panik içeren tepkisinden cesaret alarak muhalefetlerinde ısrarlı olmaları halinde bu durum değişebilir.
Muhtemelen, en büyük zorlukla karşı karşıya kalan kişi Erdoğan’dır: Türkiye’nin akademik saygınlığına daha fazla zarar vermeden ve genç Türkleri daha fazla uzaklaştırmadan krizi nasıl sonlandıracak. Hiçbir zaman incelik göstererek geri adım atacak biri olmayan cumhurbaşkanı yalnızca kendisine, partisine ve ülkesine zarar verebilir.

Türkiye’nin gençleri Erdoğan’a sırt dönerken, öğrenci protestoları büyüyor

The Guardian’da Bethan McKernan imzalı analiz şöyle:

Saygın bir İstanbul üniversitesine devlet onaylı bir rektör atanması karşısında giderek tırmanan protestolar Türkiye’nin hayal kırıklığı yaşayan ve işsiz gençliğinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümetine kırgınlıklarını açığa vurması için beklenmedik bir katalizör haline geldi.
2015 yılında iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisinden (AKP) milletvekili adayı olan iş adamı Melih Bulu’nun geçen ay ülkenin en saygın yüksek öğrenim kurumu Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak atanması üzerine hem öğrenciler hem de öğretim üyelerinin katıldığı gösteriler başladı.
Bulu’nun atanma kararı üniversite üyeleri tarafından demokratik olmamakla suçlandı ve ülkenin geride kalan son sol eğilimli kurumlarından birine hükümetin sızma girişimi olarak yorumlandı: Bulu, 1980 askeri darbesinden beri üniversite dışından seçilen ilk rektör.
Bu hafta, 2013 Gezi Parkı hareketinden bu yana ülkenin en büyük sivil ayaklanma gösterilerinden birine işaret eden gösterici-polis çatışmalarında büyük çoğunluğu öğrenci olmak üzere İstanbul’da 250 ve Ankara’da 69 kişi tutuklandı.
Erdoğan Çarşamba günü hükümetinin Boğaziçi protestolarının kontrolden çıkmasına izin vermeyeceğini söyleyerek protestocuları Türkiye’nin “milli ve manevi değerleri” aleyhine çalışan “teröristler” ve “LGBT gençliği” olmakla suçladı.
Siyasal bilimler dördüncü sınıf öğrencisi Behrem Evlice şunları söyledi: “Şu anda çok kızgınız ve sadece Boğaziçi öğrencileri değil Türkiye’nin her yerindeki genç insanlar olarak kızgınız. Devlet bize polis gücüyle saldırdı ve şiddet kullandı. İstediğimiz tek şey üniversitemizin yönetiminde söz hakkına sahip olmak iken bizi bu etiketlerle karalıyorlar. Önünde sonunda, Türkiye’de bir ekonomik kriz var ve oy kaybedeceklerini biliyorlar… Sadece insanları bölmeye çalışıyorlar.”
Eleştirmenler, sonrasında cumhurbaşkanlığının üniversite rektörlerini doğrudan seçme hakkını üstlendiği 2016 yılındaki başarısız darbe girişiminin ardından Erdoğan’ın güç üzerindeki tekelinin ve demokratik normların altını oyma uygulamasının daha da şiddetlendiğini söylüyor. Son beş yıldır ülkenin çeşitli yerlerinde bir düzineden fazla üniversite kapatıldı.
Yaklaşık 20 yıldır devam eden AKP iktidarı Türk kurumlarını ve toplumunu son derece dindar ve toplumsal olarak muhafazakar bir yola soktu; barışçı protestoların devlet tarafından bastırılmasının kural haline geldiği derinlemesine kutuplaşmış bir ülkede büyük bir değişiklik mümkün görünmüyor.
Ama daha yaşlı kuşaklardan çok sayıda insan yollar ve hastaneler yaptığı ve çalışan sınıfların yaşam standardını yükselttiği için Erdoğan’a minnettarken AKP yönetiminden başkasını hiç bilmeyen Z Kuşağı son yıllarda politik istikrarsızlık ve ekonomik çalkantıyla tanımlanıyor. Hal böyleyken, partinin iktidara hakimiyeti için yeni bir sınavı temsil ediyorlar.
Erdoğan’ın “dindar nesil” olarak adlandırdığı şeyi yükseltme çabalarına rağmen, iş bulamayan ve dinden uzaklaşan gençler onun bu gelecek Türkiye hayalini reddediyor gibiler.
1990’ların ortası ile 2010 başı arasında doğanlar Türkiye’nin 82 milyonluk nüfusunun yüzde 39’unu oluşturuyor ve 2023’de yapılması planlanan bir sonraki seçimlerde yaklaşık 5 milyon yeni seçmen olacak –AKP’nin oy marjları düşmeye devam ederken siyasi açıdan büyük etkileri olabilecek bir demografik değişim. İstanbul Ekonomi Araştırma genel müdürü Can Selçuki şunları söyledi: “Türkiye’de genç işsizliği yüzde 29 civarında ve son araştırmamızda yeni mezunların yüzde 37’sinin işsiz olduğu görüldü ki bu sonuç bize işsizlik oranının daha da yükseleceğini düşündürüyor. İki şeyin öne çıktığını düşünüyorum: Bunlar son derece bağımsız ve düşüncelerini rahat ifade edebilen insanlar ve ne istediklerini biliyorlar –Gezi’de bu yoktu. Çok çalışmaktan ve Türkiye artık bir meritokrasi olmadığı için ilerleyememekten yakınıyorlar. İkinci olarak, mevcut durumda siyasi alanın önemli bölümünü tanımlayan kimlik politikalarından keskin bir uzaklaşma söz konusu. Gençler hangi politikacının hizmet sağladığını umursamıyor… Sadece hizmeti istiyor.”
26 yaşındaki Senel Can Boğaziçi protestolarına katılmadı: 14 yaşında okulu bıraktı ve annesine destek olmak için motosikletli kurye olarak çalışıyor. Ama bu hafta İstanbul sokaklarında açığa çıkan kırgınlığı anladığını söylüyor. “Son işim garsonluktu ama salgın nedeniyle restoran kapandı. Geçinmek imkansız. Bir şeyler değişmeli.”

(Çeviri: Ayşen Tekşen)