A3 Haber

Zizek: Covid’ten sonra normale dönüş olmayacak, insan-sonrası çağa giriyoruz, yeni bir yaşam biçimi bulmalıyız

Zizek: Covid’ten sonra normale dönüş olmayacak, insan-sonrası çağa giriyoruz, yeni bir yaşam biçimi bulmalıyız
Aralık 09
12:46 2020

Dünyaca ünlü sosyolog, kültür eleştirmeni ve felsefecisi, akademisyen Slavoj Zizek, RT.com’a yazdığı analizde, Covid’ten sonra nasıl bir dünya sorusuna yanıt aramayı sürdürüyor. Zizek, “Salgının varoluş biçimimizi sonsuza dek değiştirdiğini kabul etme zamanı geldi. Şimdi insan ırkı ‘yeni normalliğin’ alacağı şekle karar vermek gibi çok zor ve sıkıntılı bir sürece girmek zorunda” diyor… Zizek’in analizini Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz…

Dünya 2020’nin önemli bölümünde salgınla birlikte yaşadı ama şimdi, Aralık ayının başında, Avrupa medyasının “ikinci dalga” olarak adlandırdığı şeyin ortasında bu konuda ne durumdayız? İlk olarak, birinci ve ikinci dalga arasındaki farkın merkezinin Avrupa olduğu unutulmamalı: Latin Amerika’da virüs farklı bir yol izledi. İki Avrupa dalgası arasında doruğa ulaşıldı ve şimdi Avrupa bunun ikincisini yaşarken Latin Amerika’daki durum hafif ölçüde düzeldi.

Salgının farklı sınıfları (fakirleri daha kötü vurdu) ve farklı ırkları (ABD’de siyahlar ve Latinler çok daha ağır yaşadı) ve farklı cinsiyetleri etkileme biçimindeki değişiklikleri de unutmamalıyız.

Ve -savaş, yoksulluk, açlık ve şiddet nedeniyle- salgını ufak dertlerden biri kabul edecek kadar kötü durumdaki ülkeleri de özellikle akılda tutmalıyız. Örneğin, Yemen’i ele alalım. Guardian’ın bildirdiğine göre “Hastalığın pençesindeki bir ülkede Covid’in adı ender olarak anılıyor. Savaş, açlık ve yıkıcı etki yaratan yardım kesintileri Yemenlilerin dramını neredeyse dayanılmaz kıldı.” Benzer şekilde Azerbaycan ile Ermenistan arasında kısa süren savaş başladığında Covit geri plana düştü. Ancak, bu sorunlara rağmen ikinci dalgayı ilk dalganın zirvesiyle karşılaştırırken bazı genellemeler yapabiliriz.

Virüs hakkında öğrendiklerimiz

Başlangıç olarak, bazı umutlar yıkıldı. Sürü bağışıklığı işe yaramış görünmüyor. Ve Avrupa’daki ölümler rekor seviyeye ulaştığından, eskisinden daha hızlı yayılmasına rağmen virüsün daha ılımlı bir varyasyonuyla karşı karşıya olduğumuz umudu artık geçerli değil.

Virüsün nasıl yayıldığı başta olmak üzere, pek çok bilinmeyenle de uğraşıyoruz. Bazı ülkelerde bu konudaki belirsizlik, özel ev toplantıları ve işyerleri gibi nafile bir suçlu arayışına yol açtı. Sık sık duyduğumuz “Virüsle yaşamayı öğrenmek” gerektiği şeklindeki ifade tam da ona teslim olduğumuzu belirtir.

Aşılar umut vaat etse de, onların sihirli biçimde tüm sorunlarımıza son vereceği ve eski normalin geri geleceği gibi bir beklenti içinde olmamalıyız. Aşıların dağıtımı en büyük ahlak sınavımız olacak: tüm insanlığı kapsayan evrensel dağıtım ilkesi geçerli olacak mı yoksa fırsatçı tavizlerle sulandırılacak mı?

Pek çok ülkenin izlediği modelin -salgınla mücadele etmek ve ekonomiyi canlı tutmak arasında bir denge kurmanın- içerdiği kısıtlamalarının giderek artan biçimde gözler önüne serildiği de çok açıktır. Gerçekten işe yarar görünen tek şey köklü bir karantina. Örneğin, Avusturalya’da Victoria eyaletini ele alalım: Ağustos ayında günde 700 yeni vaka görülüyordu ama Kasım sonunda Bloomberg’in haberine göre “28 gün boyunca yeni bir virüs vakası görülmedi. ABD ve pek çok Avrupa ülkesi tırmanan hastalık sayısı ya da yinelenen karantinalarla boğuşurken gıpta edilecek bir sonuç.”

Ve zihinsel sağlık konusuna gelindiğinde, şimdi dönüp geriye baktığımızda, bir tehditle karşı karşıya olan insanların ilk dalganın zirvesindeki tepkisinin normal ve sağlıklı olduğunu söyleyebiliriz: dikkatleri salgından korunmaya odaklanmıştı. Sanki çoğunun zihinsel sorunlara ayıracak vakti yoktu. Bugün zihinsel sorunlar hakkında çok konuşulmasına rağmen insanların salgınla ilgili ağırlıklı yaklaşımı tamamen farklı öğelerin tuhaf bir karışımı şeklinde. Yükselen vaka sayısına karşın çoğu ülkede salgın hala fazla ciddiye alınmıyor. Tuhaf bir biçimde “hayat devam ediyor.” Batı Avrupa’da çok sayıda insanın öncelikli endişesi Noel’i kutlayabilecek miyim ve alışveriş yapabilecek miyim ya da geleneksel kış tatilini yapabilecek miyim şeklinde.

Korkudan depresyona geçiş

Ancak -bir şekilde virüsle yaşamayı öğrendiğimizin göstergeleri olan- bu “hayat devam ediyor” tavrı, en kötüsü bittiği için rahatlamanın oldukça tersi bir şey. Bu tavır umutsuzlukla, salgınla ilgili düzenlemelerin ihlaliyle ve onlara karşı protestolarla ayrılmaz bir biçimde iç içe geçmiş halde. Net bir bakış açısı sunulmadığından, korkudan daha derin bir şey söz konusu: Korkudan depresyona geçtik. Açık bir tehdit olduğunda korku duyar ve amacımıza ulaşmamızı önleyen engeller tekrar tekrar yolumuza çıktığında düş kırıklığı yaşarız. Ama depresyon bizzat arzumuzun tükenmekte olduğuna işaret eder.

Böyle bir yön kaybına neden olan şey, aslında gayet net olan nedensellik dizisinin bozulduğunu düşünmemizdir. Belirsizliğini koruyan nedenlerle, Avrupa’da vaka sayısı Fransa’da düşüyor ve Almanya’da yükseliyor. Kimsenin nedenini tam olarak anlayamadığı bir biçimde, birkaç ay önce salgınla başa çıkmada örnek gösterilen ülkeler şimdi onun en kötü kurbanları. Bilim insanları farklı savlarla uğraşıyor ama tam da bu bölünmüşlük hali karmaşa duygusunu güçlendiriyor ve zihinsel krize katkıda bulunuyor.

Salgını niteleyen farklı seviyelerin bir karışımı bu yön kaybını daha da güçlendiriyor. Ünlü Alman viroloğu Christian Drosten salgının yalnızca bilim ya da sağlıkla ilgili bir görüngü değil doğal bir felaket olduğunu söyledi. Oysa ki sosyal, ekonomik ve ideolojik bir görüngü olduğu da buna eklenmeli: Fiili etkisi bu öğelerin tamamını içeriyor.

Örneğin, CNN Ekim ayında Japonya’da intihar sonucu ölenlerin sayısının tüm 2020 boyunca Covid’ten ölenlerinkinden yüksek olduğunu ve en çok kadınların etkilendiğini bildirdi. Ama intihar eden insanların çoğunluğu bu eylemi salgın nedeniyle kendilerini içinde buldukları açmaz yüzünden yaptıklarından, ölümleri ikincil zarardır.

Salgının ekonomi üzerindeki etkisi bir diğer etmen. Batı Balkanlar’da hastaneler kontrolden çıkmış durumda. Bosna’dan bir doktorun dediği gibi; “Birimiz üç kişilik iş yapabiliriz ama beş kişilik değil.” France24’ün haberine göre, “Umut vaat eden genç doktor ve hemşirelerin yurtdışında daha iyi maaş ve eğitim aramak için toplu şekilde ülkeden ayrılmasıyla sonuçlanan beyin göçü krizi” üzerine kafa yormadan bu krizi anlayamayız. Dolayısıyla, salgının yıkıcı etkisinin işgücü göçünden de kaynaklandığı gayet açıktır.

Sosyal hayatımızın yok olmasını kabullenme

Bu durumda, bir şeyin kesin olduğu sonucuna varabiliriz: eğer salgın gerçekten de üç dalga olarak ilerliyorsa, her dalganın genel karakteri farklı olacak. Anlaşılır biçimde, ilk dalgada dikkatimiz sağlık sorunlarına, virüsün dayanılamayacak seviyeye yayılmasını nasıl engelleyeceğimize odaklandı. Pek çok ülkenin karantinaları, sosyal mesafeleri vb. kabul etmesinin nedeni buydu. İkinci dalgada hastalananların sayısının çok daha yüksek olmasına karşın uzun vadeli ekonomik sonuçlardan duyulan korku yine de büyümeye devam ediyor. Ve eğer aşılar üçüncü dalgayı önlemezse dikkatimizin zihinsel sağlığa, normal sosyal yaşam olarak kabul ettiğimiz şeyin yok olmasının yıkıcı sonuçlarına odaklanacağından emin olabilirsiniz. İşte bu nedenle, aşılar işe yarasa bile zihinsel kriz devam edecek.

Bizi bekleyen son soru şudur: “Eski” normalimize dönmek için çabalamalı mıyız? Ya da salgının yeni bir “insan-sonrası” (insan olmanın ne demek olduğuna ilişkin egemen anlayışımız açısından “insan-sonrası”) çağa girdiğimizin işaretlerinden biri olduğunu kabullenmeli miyiz? Bunun yalnızca ruhsal yaşamımızla ilgili bir seçim olmadığı açıktır. Bir anlamda “ontolojik” bir seçimdir, gerçeklik olarak yaşadığımız şeyle tüm ilişkimizi ilgilendirir.

Salgınla başa çıkmanın en iyi yolu konusundaki anlaşmazlıklar, farklı tıbbi görüşler arasındaki anlaşmazlıklar değildir; bunlar ciddi varoluşsal anlaşmazlıklardır. Teksaslı sohbet programı sunucusu Brenden Dilley neden maske takmadığını şöyle açıklıyor: “Ahmak olmaktansa ölü olmayı yeğlerim. Evet, tam olarak bunu kastediyorum. Bir aptal gibi görünmektense hemen şimdi ölmeyi yeğlerim.” Ona göre maskeyle dolaşmak en basit düzeyde insan onuruna aykırı olduğu için Dilley maske takmayı reddediyor.

Risk altıda olan şey insan yaşamı karşısında temel duruşumuzdur. Bizler -Dilley gibi- bireysel özgürlüklerimize herhangi bir müdahaleyi reddeden liberaller miyiz? Çoğunluğun ekonomik refahı için binlerce yaşamı feda etmeye hazır faydacılar mıyız? Bizi ancak sıkı devlet denetimi ve düzenlemesinin kurtarabileceğine inanan otoriterler miyiz? Salgının doğanın bir uyarısı, doğal kaynakları sömürmemizin bir cezası olduğunu düşünen Yeni Çağ spritüalistleri miyiz? Tanrının bizi sadece sınadığına ve sonunda çıkış yolunu bulmamıza yardım edeceğine güveniyor muyuz? Bu yaklaşımların her biri insanın ne olduğuna dair özel bir tasavvura dayanır. Bizim, bir anlamda, tüm felsefecilerin hangi seviyede olduğuyla ilgilidir.

İtalyan felsefeci Giorgio Agamben tüm bunları hesaba katarak, salgına karşı alınan önlemleri kabul edersek insan oluşumuzun özü olarak açık sosyal uzamı terk edeceğimizi ve devlet yönetimine hizmet eden, bilim ve teknolojinin kontrol ettiği yalnız birer sağ kalma makinesine dönüşeceğimizi ileri sürüyor. Dolayısıyla, evimiz yanarken bile yaşamı normal biçimde sürdürecek ve sonunda onurumuzla ölecek cesareti toplamalıyız. Agamben şöyle söylüyor: “Ev yanıyorsa yaptığım hiçbir şeyin bir anlamı yok. Yine de, ev yanarken bile önceden olduğu gibi devam etmek, kimse fark etmeyecek olsa bile her şeyi öncesinden daha özenli ve dikkatli biçimde yapmak gerek –hatta belki eskisinden daha da özenli ve dikkatli bir biçimde. Belki yaşam yeryüzünden silinecek, belki iyisiyle kötüsüyle bugüne kadar yapılmış olanlardan hiçbir anı kalmayacak. Ama sen önceden olduğu gibi devam edeceksin, değişmek için çok geç, artık vakit kalmadı.”

Agamben’in tartışma çizgisindeki bir belirsizliği gözden kaçırılmamalı: “Ev yanıyorsa” bunun nedeni salgın mı, küresel ısınma mı yoksa başka bir şey mi? Yoksa salgın gerçeğine (aşırı) tepki verdiğimiz için mi yanıyor? “Bugün alev şeklini ve doğasını değiştirdi; dijital, görünmez ve soğuk oldu- ama tam da bu nedenle daha da yakın ve her an bizi çepeçevre kuşatıyor.” Bu satırlar tam olarak Heideggercileri çağrıştırıyor: Onlara göre asıl tehlike, salgının tıp bilimi ve dijital kontrolün ona verdiğimiz tepkiyi düzenleme biçimini ne kadar güçlendirdiğinde yatıyor.

Eski yaşam biçimimizi neden sürdüremeyiz

Bu, eğer Agamben’e karşı çıkarsak insanlığın yok olmasına boyun eğmemiz ve alışkın olduğumuz sosyal özgürlükleri unutmamız gerektiği anlamına mı geliyor? Gerçekte bu özgürlüklerin göründüklerinden çok daha sınırlı olduğu gerçeğini göz ardı etsek bile, asıl çelişki gelecekteki yeni özgürlükler için alanı açık tutmanın ancak bu yok oluşun sıfır noktasından geçmekle mümkün olmasıdır.

Eski yaşam biçimimize yapışırsak sonumuzun yeni bir barbarlık olacağı kesindir. ABD ve Avrupa’daki yeni barbarlar, -Nisan ayında Trump’ın ülkeyi “doktorlardan” kısacası, bize yardım edebilecek tek gruptan “geri almasıyla” övünen Donald Trump’ın damadı Jared Kushner gibi- salgına karşı alınan önlemleri kişisel özgürlük ve haysiyet adına şiddetle protesto edenlerin ta kendisidir.

Ancak, metninin son paragrafında Agamben’in yeni bir insan-sonrası spiritüellik biçiminin ortaya çıkması olasılığına yer bıraktığı da gözden kaçırılmamalıdır: “Bugün insanlık, kuma çizilen ve dalgaların alıp götürdüğü bir yüz gibi yok oluyor. Ama onun yerine geçen şeyin artık bir dünyası yok; güç ve bilim hesaplarının insafına kalmış, tarihi olmayan, çıplak ve dilsiz bir yaşamdan ibaret. Ama belki de ancak bu enkazdan başlayarak -yavaşça ya da aniden- başka bir şey ortaya çıkabilir; belki de yeni bir hayvan, farklı biçimde yaşayan bir ruh -ama elbette bir Tanrı ya da başka bir insan değil.”

Agamben insanoğlunun kıyıya vuran dalgaların sildiği kuma çizilmiş resim gibi ortadan kaybolduğundan söz ederken Foucault’nun Kelimeler ve Şeyler’ini anıştırıyor. Etkin bir biçimde, insan-sonrası çağ olarak adlandırılabilecek bir döneme giriyoruz. Salgın, küresel ısınma ve -ruhsal yaşamımıza doğrudan dijital erişim de dahil olmak üzere- yaşamlarımızın dijitalleştirilmesi insan oluşumuzun temel koordinatlarını bozuyor.

O halde, insanlık (sonrası) nasıl yeniden oluşturulabilir? İşte size bir ipucu. Agamben koruyucu maske takmaya itirazını anlatırken Fransız filozofu Emmanuel Levinas ve onun “yüz bana bir şey söyler ve böylelikle uygulanan bir güçle orantısız bir ilişkiye çağırır” iddiasına başvuruyor. Yüz başka birinin bedeninin parçasıdır ve bu parça Ötekinin ölçülemez Ötekiliğinin uçurumunu dışa vurur.

Agamben’in vardığı kesin sonuç, koruyucu maskelerin yüzü görünmez kılarak, insan yüzünde yansıma bulan görünmez uçurumun bizzat kendisini görünmez kıldığıdır. Gerçekten mi?

Bu iddiaya net bir Freudyen yanıt var: Freud bir analiz seansında -iş ciddileştiğinde yani ilk görüşmelerden sonra- hasta ve analistin neden yüz yüze gelmediklerini gayet iyi biliyordu. En temel olarak, yüz bir yalan, bir nihai maskedir ve analist, Ötekinin uçurumuna ancak onun yüzünü GÖRMEYEREK yaklaşır.

İnsanlık-sonrası meydan okumasını kabul etmek tek umudumuzdur. “(Eski) Normale dönme” hayali kurmak yerine, zorlu ve eziyetli bir süreç olan yeni bir normallik inşa etmekle ilgilenmeliyiz. Bu inşa etme işlemi tıbbi ya da ekonomik değil son derece politik bir sorundur: Tüm sosyal yaşamımız için yeni bir biçim bulmak zorundayız.

(Çeviri: Ayşen Tekşen) 

İlgili Yazılar: